‘Futbol basittir. Zor olan basit futbol oynamaktır’ diye
gerçek bir söz söylemiştir Cruyff. Gerçek olmasının sebebi, yaşamın her yerine
uyarlanabilmesindendir. Yani asıl anlamıyla basit olmak zor olandır. Var oluş için
artık neredeyse imkansızlaşan bir durumdur. Mesela basit olduğunda reklamlar
daha çok dikkat çeker, basit olduğunda bir hikaye daha güzel anlaşılır, basit
olduğunda bir film çok daha keyifli izlenir. Çünkü basitlik karşıdaki insanlara
daha çok geçer. Iletişimi kuvvetlendirir, bu yüzden de sonuca daha hızlı varır.
Cruyff’un da demek istediği budur. Basit oynarsanız, gerçekten temiz bir futbol
oynarsanız, her zaman kazanırsınız. Bu da neredeyse imkansızdır.
Ütopik ekol; temiz futboldur, ancak günümüzde bu
gerçekleştirilemediği için bu yazı da var olan, bildiğimiz ve dünyayı
değiştiren futbol ekollerini konuşacağım.
Herkese keyifli gelen futbol tarzı
da farklıdır. Bunu zamanında tartışan yazarların sonuca varması mümkün değildi,
sonuçlanamadı da. Kimisi sadece kazanmanın zevkini tercih eder, kimisi sürekli
kaleye çekilen şutları izlemek ister. Ya da bazıları mütemadiyen sahanın içinde
kısa mesafelerle dolaşan pasları izlemek isterken, kimisi savunma duvarına
çarpan topların dönüşünden keyif alır.
Önce yuvarlak bir oyuncakla, önüne gelenin koşturduğu bir
düzenden, futbol kurallarına dönüşen adayla başlıyoruz. Hepimizin bildiği gibi
anavatan İngiltere, en baş ekolü temsil ediyor. En eski takım ve liglere ev
sahipliği yapan hafif rüzgarlı ama bol yağmurlu bu topraklarda futbol,
neredeyse insanların yaşam zincirinde yer alıyor. Üzerine filmler yapılan
holiganlıkların çıkış noktası olan ülkenin futbolun bugünki haline gelmesindeki
rolü hint kumaşı kıvamında. Günümüzde düzenler tamamen değiştiği için, hiç bir
ülkenin aynı şekilde oynamadığı ekollerin ilk çıktıkları hallerinden bahsetmek
daha önemli sanırım. Mesela uzun yıllarca bağlılıklarını hiç kaybetmedikleri
sistemleri 4-4-2. Bu düzenin tabii oturaklaşmış bir kaç da kuralı var: defansda
uzun boylu futbolcular yer alırken, kanatlarla beraber, sahanın geri kalanında
daha hızlı ve topla ilerleyebilen futbolcular yer alıyor. Kısa paslaşmalara
yoğunlaşmadan, uzun toplarla sonuca kanatlar yoluyla gitmek temelli bu ekolün
makyajlı halini günümüzde bazı takımlarda görmek mümkün. Ancak en önemli
özellikleri hızlı olmalarıdır. Hız, onlara keyif, bize gülümseme, sahaya da
renk verir. Ancak İngiliz ekolünü,
şövalyeler bile artık tam anlamıyla uygulama taraftarı değiller. Neden çünkü?
Değişmeyen tek şey, değişimin kendisi!
Gelelim dünyanın klişeleşmiş
sistemlerinden birisine. Yeşil, tutku ve savunma dediğimde aklınıza ne geldi?
Ah! Evet ‘İtalya!’ diye bağırdığınızı duyar gibiyim. Italya sistemi çok nettir.
Savunmada oyun daraltılır, birer gladyatör olan İtalyan jönler, rakibi bunaltır
da bunaltır. Sonunda bir fırsat yakalanır da, eğer top öncü birliklere geçerse
kontur atak yapılır. Bu sistem bir dönem efsane olmuştur. Hala daha savunmada İtalyan
rüzgarı eserken, onalardan bu güçlü ismi almak neredeyse imkansız. Bu sistemin
sahiplerine getirilen eleştiri, durağan futbol oynamalarıdır. Ama bir İtalyan
ekoli almış gitmiştir başını. Tıpkı sanatta rönesans gibi, futbolda da
yenilenmenin, değişimin öncülerinden olarak, ada futbol ekolünün üzerine yeni
bir anlayış getirmişlerdir. Şimdi, aslında bu ekol için, topraklarının rahat
güneşli karakterinin tersine oyun kontrolü önceliklidir. Yani toptan önce oyunu
domine etmek üzerine kurulu olan, kazanmanın da ancak bu yoldan geçeceğini kanıtlayan ekoldür.
Dünyaya kabul ettirdikleri; futbol sadece bir eğlence değil, sonunda
kazanılması gereken bir savaştır anlayışı oldu.
Yeni bölgeye geçerken Gary
Lineker’dan alıntı yapmak tam da yerinde olacaktır. ‘Futbol 22 kişinin oynadığı
ve sonunda hep Almanlar’ın kazandığı bir oyundur’ derken aslında hiciv kullansa
da, gerçek anlamında düşünüldüğünde doğdur. Çünkü Alman ekolü bize maçların 90
dakika olduğunu hatırlatan güçtedir. Kibirden uzak, takım olmanın bilincinde,
tam da bir saat gibi herkesin bir fonksiyonu olduğu, kimsenin fazlalık
kalmadığı bir düzendir. Almanlar’dan bahsedildiğinde hemen hemen herkesin
aklına gelen ‘disiplin’ dir. Bu nedenle futbolda da, tıpkı hayatlarının her
alanında olduğu gibi, bu alışkanlığı kullanarak bir düzen oturtmuşlardır.
Yanlız bunu uygulamak okadar kolay değildir. Sonuçta yapmanız gereken şey soğuk
kanlı kalıp, herşeyi, tüm seyircileri unutarak, hangi görevde olduğunuza
odaklanmaktır. Bu bir tür alışkanlık olmadığı sürece de, insanın buna adapte
olması oldukça sıkıntılı. Alman ekolünün taklitleri sistemsel olarak mevcut
olsa da, asıl mantığını hiç bir zaman yakalayamadığı için başarısız olmaktan
kaçınamaz. Ağırkanlı bu askerler, kolay kolay yenemeyceğiniz türden bir takım
oluştururlar. Çünkü siz rüyalara dalarsınız, ama onlar hala gerçektedirler.
Bir de bunun tam tersi sistemiyle,
eğlencenin dibine vuran ekolleriyle Brezilya vardır. Brezilya ekolü dünyada
yaygınlaşmayı başaramasa da, Güney Amerika topraklarında kabul görmüş bir
sistemdir. Aslında bu tamamen toprağın sundukları, insan tipleri ve
yeteneklerle alakalıdır. Her zaman daha savruk, umursamaz, eğlenceli ve
hareketli olan bu toprakların ekolü de, güneşine yakışır bir şekilde heyecan
vericidir. Koşarlar, zıplarlar, takla atarlar, şaşırtırlar, hatta sizi
taraftarların arasında görüp gülümsemelerini sunarlar. Futbol, onlar için
performans sanatıdır. Gol atmak için takımdaki her mevkii iş başındadır.
Heryerden, her koldan golcülere destek gider. Hızlıdırlar, hiç durulmazlar,
eğer psikolojik olarak iyi durumda ve fiziken de formdalarsa, önlerinde
durabilenin vay haline. Sürekli gelen akınlar, karşı tarafı yıpratır, kanatır;
sonunda ne yapar eder fileleri havalandırırlar. Asıl işleri keyiftir. Para
verip stada gelen taraftarı daha çok eğlendirmek için herşeyi yaparlar.
Bu futbol bir dönem çok tutmuştur.
Özellikle yeni yeni dünyaya açılan Güney Amerika yetenekleri, Avrupa
takımlarına transfer olmaya başladıkça, bu oyun tarzı daha da çok tanınmıştır.
98 senesinde adeta şiir gibi oynayan Brezilya takımları, eğlencenin ne demek
olduğunu göstermişti. Ancak günümüzde daha çok fiziğe dönen futbol için yavaş
yavaş ününü kaybeden bir ekoldür. Ne yazık ki şimdilik bu yeteneklerden de
çokça bulunmamakta.
Boğalarla kendini sınayan bir millet
olunca konu, sahadan terlemeden çıkmak elbette mümkün değil. İspanya, dünayaya
kabul ettirdiği Tiki-taka sistemiyle başımızı döndürmekte çok yetenekli.
Mütemadiyen devam eden kısa pasların, sonunda kaleye gidebileceğini kim bekler
ki? Manuel Jimenez, bu sistemin en iyi temsilcisi olan Barcelona için şöyle
demişti; "Barcelona, topu sizden alıp bir daha geri vermeyen kötü çocuklar
gibi". Bu hareketliliğin ve oyalamanın hemen ardında, hiç beklemediğiniz
bir anda sizi bir golle yakalayabilirler. Bu sisteme göre koşu ve top sürme
olabildiğince minimum tutulur. Üstelik hava topları dediğimiz, o kestirilemez
büyülerden de ortalıkta neredeyse hiç olmaz. Top hep yerdedir, yer çekimine
boyun bükerek, daima toprakta kalarak ilerler. Son dönemde ününü kaybeden ve
yavaş yavaşda gücü zayıflayan bu ekolün çok sıkı taraftarları var elbette.
Izlemekten sıkılan ve sonucu görmek isteyen birileri olduğu gibi, bu oyunun çok
estetik göründüğünü düşünene çok sayıda insan mevcut. Özellikle son dönemlerin öne baş gösteren
ekollerinden biri olduğu için, kalıcı ya da geçici olup olmyacağını hep beraber
göreceğiz. Ancak genel yardı; bu futbolu temsil eden futbolcuların ardından,
Tiki-taka sisteminin kullanılmaktan vazgeçileceği yönünde.
Son olarak belki de futbol tarihini
değiştiren, ekolleri farklılaştıran, Barcelona’nın da bugün oynadığı futbolun
başlangıcı olarak bilinen Hollanda sistemini es geçemem elbette. Hollanda
futbolu, Cruyff’un alt yapısını oluşturduğu yep yeni, keyifli futbolla, futbola
heyecan katan bir sistem oluşturmuştur. Keyif veren, bol gollü seyirleri bize
yaşatan

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder