Hürriyet

22 Aralık 2011 Perşembe

EFSANELER İÇİN 21 ARALIK: Gece & Gündüz Eşitken:



   Gece ve gündüz dün eşitlenmişken, gerçekten de ilginç bir futbol akşamı geçirdik. Çarşamba günlerinin bereketi zaten bilinir ama dün daha da garipti bence. 

  Önce Aslantepe'de olan Galatasaray & Manisaspor maçından bahsedeyim. Aslında istikrarlı bir şekilde devam eden GS için mutlu olmak dışında, konuşmaya uygun, yorum isteyen hiç bir detay bulamıyorum bu kez. Ancak genel olarak hala daha mevcut olan Galatasaray takım sorunlarından biraz bahsedebilirim. 

  1-0 biten maçın en önemli skor faktörü Manisaspor'un ciddi anlamda baskı yapabilmiş olmasıdır. Bu skorun yükselmesini engelleyen en önemli etkendi Manisaspor'un inancı. Üstelik maç ardından alçak gönüllü röportajlar ve konuşmaları da gözümden kaçmadı. Olması gerektiği gibi. Çok net, gerçek, sahtelikten uzak ve enerjik bir takımdı Manisa dün. GS lider olmanın keyfiyle ilk yarısını kapamışken, aynı dinamik yapısını göstermeyi başardı. Belki gerçek anlamda oyun içinde çok inişli çıkışlıydı ancak yine de saha öncesi ve sonrası olarak da değerlendirmek önemli. Futbol da bir etkinlik olarak öncesinin de sonrasının da önemli olduğu bir spordur. Aslında NBA gibi. Tümüyle önemli bir etkinlik. Bu anlamda çok temiz ve güzel bir maç oldu. 

   Ancak enerjisi biterken, yaşının genç olmasına rağmen hantallığı artan Kâzım'ın kendini toparlaması gerektiği şart. Herkesi yerlebir eden bir gücü vardı, dün o da çok tutuktu. Hangi futbolcu 'halsiz' olarak büyük kulüplerde oynamaya devam edebilir ki. Transfer sezonunun ikinci yarısı geliyorken bu konuda bir şeyler yapmalı mı acaba? Bence kesinlikle yapmalı.

   Baros okadar tutuk ve okadar inişli çıkışlı ki artık onun en önemli fanlarından olmama rağmen beni usandırdı. Onun için 'acaba bugün nasıl oynayacak?' diye kafa yormaktan, genele yoğunlaşmakta zorlandığım kesin. 

   Ancak yeni gelen isimler okadar zinde, okadar yoğun bir kulüp ruhu var ki hepsinde (F.Terim'in etkisini es geçmemeli) bu şekilde coşmayı özlemişim kesinlikle. Bu sadece kazanmakla ilgili değil. Takım olabilmek, kulüp olabilmekle alakalı. Bu tam olduğun da kazanmak da kendiliğinden geliyor her şekilde. 

   Ah evet! elini kartlara götürmeye, nefesini düdüğe harcamaya çekinen, garip bir şekilde bitkin bir hakemin varlığını da söylemeden geçemeyeceğim. İlginçti ama sahayı öldüren şeylerden biri belki de tek etkeni oydu dün akşam. 

    Galatasaray maçının ardından maç sonuçlarına göz gezdirirken dikkatimi çeken ilk şey; Hollanda ligindeki karkagaşa oldu. Ajax ve AZ Alkmaar maçının sonucu bir türlü görünmedi ekranda. Gezindim, bekledim ama bir türlü okuyamadım skoru. Sonunda maçın haberleri yavaş yavaş düştü sitelere; Sahaya kalecinin üzerine atlayan ve saldıran bir holigan yüzünden maç iptal edilmişti. Ajax'lı taraftar Esteban'a saldırınca olan olmuş, 'o çok medeni Hollandalı vatandaşların futbol aşkı maçı iptal ettirtmiş.!' 

    Bu ayrıntıyı vermemin sebeblerinden biri futbolun ruhunda 'şiddet' varlığını göstermek istemem. Evet kimse birnin çıkıp futbolcularımıza saldırmasını istemez ama kabul edelim küfür etmeden, öfkelenmeden futbolun zevki ne zaman çıktı da herkesi muma dizmek bizim işimiz olsun! Hani bu 'Avrupa'da futbol bu şekilde izlenmiyor' diyen bilmişler için sözüm. 
  Bu arada okuduğumda yine de gülme krizine girdiğim şu kısmı da yazmak isterim. Taraftar ifadesinde şunu söylemiş; "Ondan nefret ediyordum" :))))) nası ya! ? :D...

     Ayrıca dün Premier lig içinde oldukça yoğun ve acımasız geçti. 


Manchester Utd. yine kendini durduramadı ve Fulham'ı acımasızca 5 golle yendi. 
En merakla beklenen maçlardan biri olan Manchester City ve Stoke City maçı da aslında istikrarından şüphe duymadığımız MCity galibiyetiyle 3 - 0 son buldu. 
Liverpool yine hayal kırıklığı yaratarak Wingan ile golsüz berabere kalmışken;
Arsenal, Aston Villa'yı 2 - 1 yendi. Bu Arsenal için bir şeylerin yola girdiğini gösteren bir kaç maç skorundan biri oldu. 


Ayyy hep böyle olsun.... lütfen bi sürü maç ve bi sürü  'güzel futbol' olsun :)



11 Aralık 2011 Pazar

DURAKLAMAYAN FUTBOL : Galatasaray Deplasman'da

   

    Geçen yazımda... Fenerbahçe'yi yenmenin ötesinde, bütün Galatasaray taraftarlarına mutluluk veren asıl olayın; güzel futbol! olduğunu söylemiştim. Az önce, Trabzon karşısında gördüğüm sarı kırmızılı futbolcular, o güzel futbolu istikrarlı bir şekilde sergilediler...

   Önce 4. dakikada ilk gol ve ardından gelen müthiş hücum dalgalarıyla beni kendine hapsettiklerinde, aslında koşturan oyunculardan fazlasını görüyordum sahada. Tam 11 tane bir araya gelmiş aslanı. Güçlü, yenilmez, yorulmaz ve duraksamayan. Herşeye hakim, teknik, düşünen ve oyunu okuyabilen bir takım gördüm. Bu, bu senenin çabucacık toparlayan takımının verdiği ışığın en parlak hallerindendi. Trabzon gibi sürekli hücuma çıkabilen, henüz avrupadan dönmüş bir takım karşısında her alanda üstün olmayı başardığı için Galatasaray, büyük bir tebrik haketti.

   Daha önceki yazılarımdan birinde, yani Galatasaray ve Samsunspor maçında son dakikalarda birden bire 4-4-2 ye dönen takımın gerçek ruhunun o an çıktığını söylemiştim. Tam iki maçtır da bunu net bir şekilde görüyoruz. Çünkü GS hem sürekli ve durmadan atak yapması gereken bir takım olmasının yanında, geriye dönük oynamak zorunda kaldığında da her alanda kontrol sağlamak zorunda. İşte tam anlamıyla bu tekniğin GS ruhunu ortata çıkarabiliyor olmasının nedeni bu; tam ve bir takım olabilmenin tek kuralı onlar için.

   Elmander gitgide yükselen performansıyla herkesi coşturmaya devam ederken, taze kanlar her geçen gün büyüyen güçleriyle ve gelişen teknikleriyle taraftarı büyülemeye başladı. Artık yavaş yavaş tezahurat alan, alkışı bol olan yeni yeni isimler duyulmaya başlandı.

   Bugün olan en ilginç şey; Selçuk,  Engin gibi Trabzonspor'da forma giymiş önemli oyuncularımızın sahada top koşturmasıydı. Önce taraftarların tepkileri güçlü olmuştu ancak; kendi kalecileri Tolga'ya yanlışlıkla atılan su şişesinin etkisi, 2 golün ardı ve bir de üzerine kırmızı kartın gelişi, taraftarın çoşkusunu düşürdü.

   Herşeyin ötesinde deplasmanda aldığımız bu zorlu maçın ardında birinciliğini koruyan Cimbom, hızlı yükselişiyle taraftarı büyülemeye devam ediyor.

   Benim dileğim, tüm alanlarda, doğru taktiği yerleştiren, bir takım olmayı başaran, düşünerek oynayan Galatasaray'ın aynı şekilde devam edebilmesi.... edeceğine de inancım büyük. 

8 Aralık 2011 Perşembe

Güzel Futbol ve Galibiyet...



   Dünkü derbi maçının ben de bıraktığı his; tam anlamıyla mutluluğun ötesi oldu. Ah, ama burdan yanlış anlaşılmasın. Mutluluk Fenerbahçeyi yenmiş olmaktan geçmiyor. Mutluluk; tam bir avrupa takımı gibi düzenli, sistemli, atik ve üstün oynayabilen takımın ben de bıraktığı 'güzel futbol' hazzından geçiyor. 

  Aslında uzun uzadıya yazmak sitediğim çok fazla bir şey yok. Oyuncular harikaydı. Selçuk, Melo gibi beklemediğim isimler önceleri çok etkisiz olmuş olsa da; Semih, Engin gibi genç oyuncuların çıkışları ve oyuna kattıkları enerjiyle ruh inanılmazdı. Ama benim fikrim 'forvet' ne demek gösteren, hep çıkan, hep atılan oyunuyla Elmander maçın adamıydı. 

   Maçta beni en çok cezbeden Muslera vs Volkan görünümüydü. İki efsane kalecenin karşılaşması yani. Gerçi Galatasaray, özellikle ilk 25 dakikada fazlaca üstündü ve bu Muslera'nın ısınmasını engelledi ama oyunu iyi izleyen ve geliş yönünü kestirebilen bir kaleci olarak bu onun için performans etkileyici bir durum değildi.
   Eklemek isterim ki, Volkan muhteşemdi. Burada 'yiğidi öldürüp, hakkını vermek' lazım. Maç boyunca Fenerbahçe'yi tutan, kırılmaları önleyen tek oyuncuydu ve onun enerjisi, o takım için, o sahada çok önemliydi.

   Burada taraftar zihniyetinden de biraz bahsetmek istiyorum, çünkü mütemadiyen gelen hep aynı tepki oldu.

   Derbiden bahsetmek isterken bir FB taraftarından aldığım tepki hiç değişmedi; ' Hala mı sıkılmadınız yenilmekten... izleyeceksin yine de yani? .... ben öle yenilmiş olsam adımımı atmam o sahaya...' ve daha buna benzer bir sürü cümle. 

   Burda önemli olan şeyin farkında olmamak, Futbolun mantığını da ortadan kaldıran bir şey oluyor. Bir taraftar olmak demek; 'takımı destekliyorum' demek. Yani yenilgilerde yanında, yengilerde yanında, kötü zamanlarda yanında, tüm coşkularda onunla olmak demek. Taraftar zihniyeti denen şey 'nasılsa yenilecekler, izlemeye deymez' cümlesi gibi bir düşünceyi içinde bulundurmaz. Eğer Galatasaray yenilmiş olsaydı da ben ona olan desteğimi vermeye aynı şekilde devam edecektim, tıpkı şuan FB taraftarlarının da yapması gerektiği gibi.

Futbolda 'taraftar zihniyeti' denen şey önemlidir ve atlanmamalıdır. Desteklemek; bir sınırlandırma yapamaz, daim ve sonuna kadar demektir!

   Sonuçta gerçekten sistemli, güçlü atik ve sürekli hücumlarla özlenen bir Galatasaray izledik dün akşam derbide. Sonuç da bizleri fazlasıyla tatmin etti. 3 -1 güzel bir skor oldu ama başta da dediğim gibi dün akşamın en güzel yanı 'Özlenen Galatasaray'a' kavuşmaktı!


14 Kasım 2011 Pazartesi

HAYAL KIRIKLIĞI: Kara Eldiven, Ruhsuz Saha

Fark ettim ki, uzun zamandır yazmıyormuşum, bu kadar zamandan sona ilk yazım olsun ama hayırlı olamıyor pek, gene bir şeye sinirlenip gaza gelmenin kötü yanı.

Hırvatistan'la oynadığımız gerçek anlamıyla 'ruhsuz' ve ' rezil' maç ardında bir türlü bitmeyen atışmalar, artık bugün beni çileden çıkardı.

Galatasaray taraftarının Emre'yi ıslıklamaması gerektiğini düşündüğümü Estonya maçı için daha önce yazmıştım ama efendi olan adama kimse bunu ikinci kez yapmazdı!

Sahasına geldiğin taraftara saygılı olup olmamakla ilgili değil sadece konu Fenerbahçeli futbolcuların, taraftara karşı durdurulamaz bir saygısızlığı var. Bu asabiyetin anlamı ne? Sen futbolcuysan ona göre davranacaksın. Hata yaptığın an kimse sana bir şey söyleyemeyecekse bunda bir sorun vardır. Eğer tek kelimesine dayanamıyorsan çekilip gitmen lazım yeşil sahalardan. Futbol böyle bir şey; iyi olursun taraftar alkışlar; hata yaparsın, yerin dibine sokar. Dünyanın her yerinde futbol bu! Kimse kimseye bıdı bıdı etmeye kalkmasın 'dünyadnın hiç bir yerinde yok böyle bir şey' diyerek.

Volkan, Milli takımda olabilmenin asaletine sahip olamadığı ortada bir futbolcu. Taraftar 'anasına, bacısına' küfretmiş, sanki ilk kez oluyor ve bunu yaşayan tek futbolcuymuş gibi. Yaptığı hataları hazmedememenin tepkisi, asabiyeti bunlar. Dönmüş taraftara küfreden futbolcuya Hırvat gelir Alman gelir 'daha kendi insanına tahammülün yok!' der. Orada çatır çatır oynayan adamlar eğer 3 gol atıyorsa burada bir hata olduğu kesin. 1 neyse 2 neyse ama 3.de ben kalecide de ararım hatayı. (ki kalecileri en çok savunan seyircilerden biriyimdir iddia ediyorum ki!)

Ama Volkan... karakter olarak olamamış bir futbolcu! Yanlış bir adam! Ah evet bir de bunları okusaydı eminim bana da küfrederdi; çünkü eleştiriye tahammülü olmayan adamlar bunu sıkça yaparlar.

Galatasaray taraftarı kendi sahasına geldi diye, Fenerli'ye yapmış bunu! GS. taraftarı bunu yaptı diyelim, Volkan kendi sahasında, kendi taraftarına da dönüp küfretmiş bir adam! Ozaman bana bu tavrın açıklamasını yapsın biri! Seni adam eden adamları saymayı bilmezsen, senin de kaliten de şüphe duyulur. Nitekim ben uzun zamandır kalite konusunda, futbolcu karakteri anlamında sınıfta kaldığını düşünüyorum.

Bir de daha sinirlerine hakim olamayan adam çıkmış 'Milli bayrak altında bir bütün olmalıyız' tarzı mesajlar veriyor. Hadi ordan! Samimiyetinden şüphe duyuyorum ben bu adamların! 

Ancak bu yazı sadece Volkan'la kalmıyor, okuyan arkadaşlar bilir hiç bir zaman objektif olmaktan kaçınmıyorum; Yönetici Doğan denilen biri çıkmış kendi taraftarının arkasında durmak yerine, orada oturmuş sarı kırmızılı camiaya sayan eldivene özür SMS i atıyor. Affedersin ama, Kimsin sen? Kim dedi sana bunu yap diye? Nedir bu eziklik... söyler mi biri bana?

Bu konu Arda'ya da sıçrayacak çünkü uzun zamandır ne konuştuysa savunmaktan kendimi alı koyamadığım, güvendiğim insan, şımarıklığın dibine vurmuş, bundan sonraki milli maçta ben oynamam triplerinde, özensiz ve ruhsuz sahada koşturdu durdu. Yazık Avrupa'daki enerjisinin yarısından azını 'Milli' futbol için harcamış olsaydı, yenilsek bile farklı bir atmosfer çıkardı ortaya.

Yazık! Kimsenin sahip çıkamadığı bir futbolla, futbola aşık olan insanların sahaya öylece bakakaldığı bir ortam çıktı ortaya bugün. 75 Milyonda, futbol için canını verebilecek bir toplumdan bir tane 'Hırvatistan' kalitesinde Milli takım çıkamıyorsa, birileri oturup düşünmeli....


Nedir bu durum ! diye...

4 Ekim 2011 Salı

ARDA MESELESİ : Bir Türlü Denk Gelemediğim Çıldıran Taraftar Vak'ası!

   Bugün haberleri okumaya başladığımda ilk dikkatimi çeken başlık; Habertürk'ün yazdığı haberin başlığı oldu "Taraftar Çıldırdı: Lanet olsun sana Arda Turan". Gerçekten mi? Ne dedi çıldırdı bu kadar acaba? Ya da çıldırdılar diyelim, Arda Turan ne söylemiş ki yanlış olsun?

   Başlayalım bakalım neler söylemiş bizi çileden çıkaracak;

     Avrupa'da Türkiye'yi temsil etmek, futbola başka açıdan bakabilmek, kendine ait bir diğer hayali gerçekleştirebilmek için gitmiş Atletico Madrid'e.

     Evet bunu yapabilecek yetenekte, yaşta ve konumdayken neden bir Türk futbolcusu, şimdi daha da suyu çıkmış Türkiye Lig'inde harcasın ki kendini?
     Ya da neden burdaki bakış açısı içine tıkılıp, kısıtlamalara hapsetsin kendini?
     Arda potansiyeli çok yüksek bir futbolcu ve Avrupa'da Türkiye'nin yetiştirdiği bir çocuk olduğunu vurgulayarak, bir takımda yeteneğini sergiliyor olmasının neresi kötü olabilir?
     Üstelik çok daha yetenekli olabilmeye, gerçekten potansiyelinin sınırlarını zorlayabilmeye imkanı oluşmuşken? Bunu Arda yapmayacaktı da kim yapacaktı acaba?
     Galatasaray'ın kaptanlığını hakkıyla yapmıştı, futbolunu elinden geldiğince, ona izin verildiği şekilde ve yerleştirildiği konumda, oynamak zorunda olduğu, bazen de işe yaramaz adamlarla göstermişti. Bu açıdan ona kızgın olmaya kimin hakkı var ki? Neye kızgın olunabilir? Burada onunla gurur duymak dışında ne yapılabilir ki? Tersini düşünmeye cürret eden insanlar için de bu hislerin altında başka şeyler aranır. Kıskançlık mı?

     Neden? Türkiye'nin alt yapılarından birinden yetişip çıkan Arda'ya en yüksek paralardan biri ödenirken, el üstünde tutulurken neden onun doğru yerde olmadığını düşünelim ki? Bunu yapabilecek kadar kör olan insanları anlamakta bir okadar zor zaten. Arda'nın gitmek için bu kadar kolay karar vermesinin temel nedenini de açık ediyor bu kalitedeki futbol sever de.

    Buradakilere parasını alıp yatan, bir işe yaramayan, disiplinden uzak adam lazım demiş. Aslında onun açıklamasından daha sert bir tonla özetledim ben bu durumu, hak verdiğim noktalardan biri bu, gerçekten çalışana sadece futbolda değil, hiç bir alanın da hakkını vermediğimiz bir ortam var etrafta. Değer bilme anlayışımız çok farklı ve anlaşılabilir değil. Arda, Avrupa'da bunun tersine şahit olmuş ve bir şeyi haketmenin tek yolunun ona ulaşmak için çabalamak, ter dökmek olduğunu fark etmiş. Haksız mı? Kim buna karşılık evet haksız diyebilir?

    Buraya gelen yabancıların, alt yapıdan yetişen, daha yetenekli olduğunu düşündüğü Türk futbolcularından daha el üstünde tutulduğunu ve gelen yabancıya ödenen paraların yüksekmiktarlarda olduğunu söylemiş. Sonra gelen yabancıların da "Bu takım büyük!" dediğini, o kadar parayı alan herkesin aynı şeyi sonunda söyleyeceğini söylemiş. Ya lütfen akıllı bir insan çıksın ve bana bunun yanlış bir bakış açısı olduğunu, mantıklı bir yolunu biliyorsa söylesin. O kadar dürüstçe ve gerçek bir gözlem, tecrübe aktarımı ki bu! Zaten asıl rahatsız eden de bu dürüstlük, şike olaylarında da  olduğu gibi tıpkı, "Üzeri örtülüyken, bazıları için, herşey okadar güzeldi ki!" 

  "Ben Madrid'e geldiğimde bir şey fark ettim" demiş, "Burdaki insanlar önce benim insanım diyor bizde de tam tersi" demiş. Evet! gerçekten de öyle hakkını veremediğimiz, değerini bilmediğimiz için bir kenarda çürüttüğümüz o kadar çok oyuncu var ki, yabancı odaklı olmaktan gözlerimizi oraya çevirmediğimiz için arada kayanayan bir sürü futbolcu! Eleştirdiği bu! Tüm ligler önce benim futbolcum derken bizde, yabancılar önemli parayı onlara dökün mantığı var. Bu yanlış ! çok yanlış.
   Hangi yabancı futbolcu buraya gelmeden, bu takımların adlarını doğru düzgün söylüyomuş da, buraya gelince çok büyük bir takım! oluyor. O kadar parayı alsa her hangi bir insan, kendini deli olduğuna bile inandırır! Şaka mı bu gerçekten? Burada doğru olmayan ne var da çıldırıyoruz acaba?

    Daha bu yazı Arda'nın her bir cümlesine katıldığıma dair yorumlarla uzar gider ama demem o ki, Arda gelmiş geçmiş en değerli Türk futbolcularından biriyken ve Avrupa'da ülkesini hakkıyla temsil ederken, sözlerinin, gözlemlerinin açık yürekliliğini görmek, değerlendirmek gerek derim ben. Birini karalamak kolay, ama benim bildiğim Arda Turan kadar düzgün bir adamı bulmak bir okadar zor. Adı da öyle kolay kolay karalanamayacak; medyanın bütün inadına rağmen!

Açıklamasının tamamı için; (Ne kadar eksiksizdir bilinmez)

http://www.htspor.com/futbol/haber/675567-arda-bombaladi

19 Eylül 2011 Pazartesi

DÖRT DÖRT - ONBİR: GS-Samsunspor

   3-1 sonuçlanan maç; herkesin beklediği gibi; tam da iddia kuponlarını haklı çıkarır nitelikte gelişti ve sonuçlandı. Gerçi 70. dakikaya kadar yüreğimiz ağzımızda, 'ya yattı iddialar' diyerek izledik ama sonra, benim şahsi asabiyetimi dindiren bir gelişmeyle takım 4-4-2 oldu, Elmander, Sercan girdi; GS ruhu geri döndü!

   Öncelikle itiraf etmeliyim ki, uzun zaman sonra böyle bir maç için en kalabalık stadı gördü gözlerim. Muhteşemdi, inanılmaz bir enerji vardı ; ah bir de o score board ve ses sitemi bozulmasaydı :) Bir de çıkışta metro bozulmasaydı, üzerine bir de sanki herkes bir anda kaçmış gibi güvenlik ekip personellerinden herkes yok olmasaydı, dönüş yolu iki saati bulmasaydı; of bi de metro altında sigara içenler kendilerinde bunu hak görmeseydi, ve kendi paralarıyla alınan kameralara yürüyen merdivenlere vurmasaydı.! Ah bunlar olmasaydı!

  Bunlar sosyal hayata dair geri bildirimlerim olsun, ben maça döneyim ; itiraf etmem gerekir ki tüm maç boyunca Melo'ya hayran kaldım ve gerçek anlamıyla eğlenebildiğim bir oyun sergiledi. Ama gelin görün o 50 dakika sürekli ayaktan kaçan topları izlemekle, koşamayan sarı kırmızı formaları,  ayağını bile kaldırmaya hali olmayan Baros'u, bir türlü ileri çıkamadan, orta sahada top çeviren, yerleri belirsiz takımı izlemekle geçti. Maçtan sonra 'kazandık' diyemedim içimden gele gele; çünkü Baros'a o kadar çok üzülmüştüm ki; bütün motivasyonu sarsılmış, formsuz, yorgun ve bitkin bir adam gördük karşımızda. Her topu kaçırdığında, ileri çıkamadığın da, topu çeviremediğinde 'Baros! n'ldu sana' dedim durdum kendi kendime. Ama gerçekten merak ediyorum 'n'ldu sana Baros?'

   Melo orta sahada bir köprü oluşturmaya başlamışken, yavaş yavaş takım oturacağına dair sinyalleri vermeye başladı bence. Sorunlardan biri; Eboue ile Sabri çok sık yer değiştiriyor olması bence. Eboue'yi sağ da kullanıp , Sabri'yi de diğer tarafta sabitlemek gerektiğini düşünüyorum ben. Gerçi Fatih Terim eminim ki bu değişiklikleri yaparken planladığı bir şey var. Muslera sıkıntıdan ölmüş, top bir türlü kaleye gelmemişken, anlamadığım şey; neden bir türlü topu orta sahadan çıkaramadığımızı merak ediyorum. Nedeni; kimsenin ileri çıkamayışı... en azından son 20 dakikaya kadar öyleydi. Ve sonra...

   Fatih Terim Elmander'i ve Sercan'ı oyuna aldığında he rşey değişti. Güç geldi, denge geldi, hayat geldi, ruh geldi Galatasaray'a. Tabii bir de mütemadiyen taraftarın desteklediği o 4-4-2. Hele de büyük maçlara sıra geldiğinde bu sistem olmadan maç kazanmak çok zor; macera aramaya gerek yok; Galatasaray 4-4-2 olduğunda 4-4-11 oluyor; bir takım oluyor, güç oluyor.

   Gelelim yorumlara, medyaya, basına, yazarlara; 


Yorumlar birbirinin peşi sıra harikaydı, geçekçi ve iyi analizlerden oluşuyordu. Ortak görüş Galatasaray'ın daha henüz oturmuş bir takım olamadığı ama zamanla bu eksiklerinde kapanarak, güçlü duruşlu GS dönemine geri dönüleceği üzerine işliyor. Herkes Baros'u etkisiz ve zayıf; Elmander'i hızlı, beklenmedik derece de güçlü buluyor; 4-4-2 oyununun GS'ye yakıştığını söylüyordu. Gel gelelim son açtığım tab'daki yazı beni benden aldı. Her zamanki gibi Ahmet Çakar bilgisini konuşturmuş, üstün futbol analizlerini döktürmüştü. Tüm bu analizlerin ardından onun görüğünü yazayım sizlere;  'GS iyi sinyaller vermiyormuş. Her rakip Samsunspor gibi olmazmış. Sanki tek gol penaltıymış gibi her takım kalecinin yaptığını yapmazmış ve Takım mükemmel değilmiş; mükemmel olmaktan da çok uzakmış!' Ya şaka gibi; adam ne söylesem de, milletin sölediğinin tersi olsun, sivri olsun, yalan olsun dyie düşünmekten; varsa bile bilgisini gösteremiyor. Bu adamda çıkıp yorum yazısı yazacak yerler buluyor kendine. Sonra da tutturmuş bir, pozisyon doğru niye kırmızı kart; e yani madem kasten topu Elmander'in suratına çarptığını kabul ediyorsun; neden kırmızı olmasın, kasten yapılmış hangi hareket normal oldu, peh! Nerde fairplay!

Evet herşeyi ama okuduğum herşeyi bo şverip, unutup şuan kazandığımız maça odaklanıp, şu golü izleyip izleyip keyfe gelmek istiyorum. (NOT: Buna da göz göre göre adam gibi bir pozisyon yoktu demiş ya Ah Bay Çakar Ah!)

http://www.youtube.com/watch?v=iIcXHtmmMZA

12 Eylül 2011 Pazartesi

YENİLGİNİN ARDINDAN (GS-İBB): Gerçekten mi?

   Galatasaray'ın bu yenilgisi üzerine bir şey yazmama kararı almıştım aslında. Ancak sanırım duramayacağım.

   Galatasaray ilk 20 dakikadan sonra (ki bunu Fatih Terim'de söylemiş) oldukça anlamsız bir futbol oynadı. Gerçek anlamıyla bir karmaşa vardı sahada ve zamanında izlediğim sokak futbolunu andırıyordu. Kim alırsa topu gelişine vurur ya, hiç düşünmez, kim var çevrede aramaz, topu nerden geçirsem arayışı yapmaz, oyunu okumaz çünkü buna gerek duymaz. Hiç bir düzen yoktu. Ben takımı anlamakta zorluk çektim kendi adıma. Kim nerede, neler yapıyor anlayamadım. Her zamanki gibi bu konuda bir tek istisna Selçuk oldu.

  Nereye koyarsanız orda kalmayı başaran, bölgesinin hakkını veren bir futbolcu olarak Selçuk oyun içindeki diğer bir çok tecrübeli, iyi dediğimiz oyuncuya taş çıkardı yine. Çok yetenekli bu kesin ama en iyi tarafı; futbolu stratejik olarak çok iyi anlayan bir oyuncu olması. Övmeden geçmek istemediğim Selçuk için, ileride çok daha iyi şeyler olacağı kanısındayım.

   Gelelim Muslera noktasına. Sürekli dediğim bir şey olarak; bir savunma kaleci demek değildi. Kaleye bir top giriyorsa bu toptan kale önündekiyle beraber, defansta yer alanlar da aynı derece de sorumludur. Muslera hata yaptı evet ama bu hatanın yanında, savunma darmadağındı ve gerçekten ne yaptığını bilen bir topluluktan çok uzaktı. Eh! oyun sürekli ceza sahana göre çekilirken de, kaleci olarak yapabilecekleriniz kısıtlıdır. Maçı izlersiniz, oyun kuruluşunu kavrarsınız, beklenmedik anlarda bir top gelir kalenize ve o an kaleci görevdedir. Ama kendi takımınızın nasıl oynadığını anlayamadan, karşı taraf dalga dalga hücuma çıkarken, Muslera gibi dünyanın en iyi kalecilerinden biri olmanız hiç bir şeyi değiştirmez. Savunma çökerse... Uruguay'lı da çöker! 

   Ama tabiiki ilk maçlarda olan bu hatalara göz yumulabilir, ileriye dönük zamanda devam etmediği sürece. Gelecek maçlarda bu konuyla ilgili daha çok yorum yapma şansımız olacak, ancak ben oldukça ümitliyim. Bu sezon ,GS'nin yeniden, sarı kırmızı, Aslanlar olması için muhteşem bir zaman avantajı.

  Ama yukarıdaki bu optimist yaklaşımıma rağmen şunu demeden alı koyamıyorum kendimi; 'çok dağınıktı! ortada bir strateji yoktu, futbol yoktu! Noldu!! Düzelir mi gerçekten!' 

Düzelir .... düzelir... :))

NOT: Muslera'yı savundum ama; gerçekten büyük hataydı.  Yine de bu övgüleri hak etmediği anlamına gelmez. Burdaki spikerimize de bunu söylemeden edemeyeceğim.

http://www.youtube.com/watch?v=1Vzr3rkRfLc

31 Ağustos 2011 Çarşamba

TARİHİ YENİLGİ : Arsenal - Man. Utd.


Arsenal'e olan sevgimi feci şekilde sarsan maçlardan birini izledik geçtiğimiz günlerde. Aslında bu takıma karşı olan 'destekleme' hissiyatımı sarstı denilemez. Ben yine her Arsenal maçında, kardeşimin doğum günü hediyesi olan sarı formayı giyip TV başında olup, heyecanla onları izleyeceğim ama...

Manchester United maçına gene de bir göz atmak gerek....

Öylesine bir maçtı ki; 8-2 sona eren maç sırasında, kanallardan birinde İngiliz spiker kendini tutamadan şu cümleleri söyledi
'C'mon mates! This is Arsenal!' 'Is that 8-2?... Realy??'

Arsenal iki sene öncesine kadar, hatta bir önceki sene bile, şampiyonluk sözleri verebilen, iddialı ve göz korkutan bir takımdı. Hatta İngiltere Ligi'nin en çok şampiyonluk alan takımlarından biri olarak da tarihte yeri olan önemli bir takımdır. Kuzey Londra için en önemlilerden, şehrin tam ortasındaki şahane Emirates stadının sahibi olan takımdı. Hatta Şampiyonlar Ligi'nde finale yükselen ilk Londra takımı olma gibi bir özelliğe bile sahipler.
Hal böyleyken Arsenal 8 golü Manchester'dan bile yemiş olsa tepki; 'C'mooon Mates!' oldu.

Bu yazıyı maçın hemen ardından yazma isteğim vardı ancak elde olmayan sebeblerle bir kaç gün maalesef kaldı. Beni tetikleyen bugün LigTv.com.tr'de okuduğum Banu Yelkovan'ın '8 Yemek Nasip Olmaz Herkese' yazısı oldu.

Her kelimesine katılarak ve aslında kullandığı espirili anlatıma da gülümseyerek okudum yazıyı. Tüm özeti aslında Arsene Wenger'in Arsenal'i bırakması taraftarı olan basit, futboldan anlamayan bir düşünce yapısının eleştirisi, Arsenal'in Manchester karşısındaki acı malubiyetinin farklı bir bakış açısı denilebilir. Benim için en anlamlı cümle de şu oldu;

Arsenal formasıyla Manchester United’a 8-2 yenilmek için önce Premier League’de oynamak gerekir... Annemizin liginde tribünlere oynamaya benzemez bu işler.
Evet gerçekten de öyle, bir takıma yenilebilmek için bile bir kaliteye erişmek gerek önce! Eleştiriken biz tıpkı Türkiye liginin her noktasında yaptığımız gibi, teknik direktör bazlı eleştiriyoruz ama Arsenal'in sorunları bir çok, bir tane değil. Wenger bir sorun değil. Wenger yüreğini bu takıma koymuş bir insan olarak, oradaki yenilgi sırasında çok da mutlu sayılmazdı, beklediği bir şey olmadığı da açıktı. Ancak açıkça söylemek gerekirse, Arsenal'i terk eden futbolcular düşünüldüğünde bu bekleniyordu zaten. Fabregas gitti, Nasri gitti, Eboue gitti, Clichy gitti... geriye kalan iyi futbolcular desteksiz, geri kalanlarda yaşlarıyla beraber tecrübesiz kaldı.

Arsenal'in yönetim mantığı değişmeli, transferler yapılmalı, satış yapmaktan çok almaya yönelinmeli. Yeni sistem değil, ancak takım olarak oynamanın ruhu yeniden aşılanmalı ve Kuzey Londra takımlarına yakışır bir şekilde istikrarlı olunmalıdır. Öncelikle yaş ortalamasının yükselmesi gerektiğini düşünmeye başladım ben. Örneğin Wallcot;

Hızlı koşuyor, çift ayak ve gerçekten iyi çıkışlar yapabiliyor ama tecrübesizliği onu bir noktada topu ayağından alınmış bir oyuncu olarak bırakıyor. Bu durum yazık ki Van Persie ve Archevin dışındaki hemen hemen bütün futbolcular için geçerli. Bu da takımın oldukça toy olmasına neden oluyor. Bu da, Manchester gibi, her açıdan oturmuş bir takım karşısında da tam anlamıyla 'şekeri elinden giden çocuk' moduna sokuyor.

Arsenal'de değişmesi gerekenler var... Ama bu Wenger değil...
Futbol mantığı değişmeli...
Ölen Arsenal ruhu geri getirilmeli...
Yeni transferler gelmeli...

Evet Arsenal'de bir şeyler değişmeli ama bu tamamen kafada olmalı!

Bu maç okadar hareketliydi ki, İngiltere Ligi'nin en muhteşem tarafı olan bol golleri bize göstermesini yanında, şımarık bulduğum Rooney için ciddi anlamda saygı duymama yol açtı. Manchester hakkında yorum yapmak ne kadar doğru olur bilmem, sadece şunu söyleyebilirim; her zamanki gibi muhteşem, sistematik, gerçek bir takım ve yetenek abidesi olarak Arsenal'i tüm asaletleriyle 8 golle yenmeyi başardırlar. Kendi evlerinde...

Bugünden sonra en merak ettiğim, Arsenal'de başlaması muhtemel olan değişimin nasıl olacağı...

Bahsettiğim yazı için lütfen tıklayın;


http://www.ligtv.com.tr/Yazarlar.aspx?r=1&hid=97605

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Devle Mücadele : REAL MADRID VS. GALATASARAY

  Yeni kurulan kadro, Eboue'yi merak, bir devin karşısında neler yapabileceğimize dair birbirinden farklı hisler içindeydik Galatasaray'lılar olarak. 


  Acaba yenme şansımız var mı diyorduk. Tam bu geçerken aklımızdan Selçuk bize bunun olabileceğinin işaretini verdi, ama dakikalar geçtikçe, darmadağın olmaya başlayan bir oyun vardı karşımızda. Özellikle defanstaki boşluklar, bir de üzerine Servet'in bir anda çıkan sakatlığı, kolayca geçirilen toplara ve üst üste ataklara neden olmaya başladı. Maçın en güzel anları ilk 20 dakika sonrasında ise artık yavaş yavaş dağılmaya başlayan bir sarı kırmızı ve ikinci yarıda tamamen gençlerin gelişiyle artık top üzerindeki hakimiyet yok oldu. Takımı genel, tek tek iki şekilde de inceledim ama herşeyin sonunda 2-1 gene de fena bir skor sayılmazdı. 


1- Muslera Galatasaray için gerçek bir şans ve onun kazandıracakları sayılabilecek gibi değil. Ayağa yapılan doğru müdahaleler, hızlı reflekslerle, inanılmaz bir kaleci ve yazık ki tek defans ve GS'nin boşluğu olan bu alanda sadece son durak!


2- Hücum oldukça iyi olmaya başlamış, dahası Selçuk Real Madrid'e attığı golle bizim yüzümüzü yeniden güldürdü. Bugün gözlemlediğim en önemli şey Eboue'nin tam da lazım olan gibi, çabuk ve hızlı ileri çıkışlarının ne kadar boşluğu kapatıyor olduğuydu. 


3- Geçen maçta da olduğu gibi Sabri gene atakların bombalıyıcısı. Gerçekten ciddi bir kontrol sorunu var ve hızlı olmakla, yavaşlaması gereken yer arasındaki dengeyi ya bir türlü kuramıyor; ya da gerçekten bütün yapaiblecekleri bununla sınırlı. En az 4 net atak sayabilirim ki Sabri tarafından katledildi. 


4- Real Madrid'in kendi sahasında olan maç için iyi bir mücadele verdik; bana sorarsanız Madrid'de bu kadar zorlancaklarını düşünmemiştir. Zaman zaman iyi hücumlar da oldu ama Madrid'lilerin fizik güçleri genelde bunları sürdürmemizi engelledi. Adamları geçmekte zorlandığımız için paslaşmayı denedik ama çabuk hareket eden takım bunu da durdurdu, bir diğer sebeple de doğru pas yapamadığımız için bu taktiği de beceremedik. Sonra defansa çekilelim dedik ancak her ne kadar onlarca pozisyona karşı durmuş olsak da oldukça zayıftık ve iyi devam edemediğmiz çok başlangıç oldu. 


Gece yazım şimdilik bu kadar, herkese iyi geceler...


Keşke penaltılara kalsaydı; Muslera sayesin de heralde yenerdik. :)) Bu da benim dileğimdi. 


Selçuuuuuk ;


http://www.haberpan.com/video/real-madrid-0-galatasaray-1-gol-selcuk-inan 

19 Ağustos 2011 Cuma

Takım Adamı Olmak : MESSI


Barcelona'nın Süper Kupayı, en beklenen derbilerden birinin sonuda Real Madrid'in elinden almış olması, Copa America'daki Arjantin başarısızlığını bir anda unutturdu. 

      Arjantin'in hayal kırıklığı yaratan oyunu bugün neredeyse bütün haberlerde söylediği gibi 'Süper Messi' tarafından bile kurtarılamadı. Çünkü ortada başarılı bir takım oyunu yoktu... takım genel olarak zayıftı.. Messi'nin destekçileri zayıftı. Yani aslında onu gole götürecek olan tek şey kendisi ve bu yalnızlığını 11 kişilik rakip takıma karşı da göstermeliydi. Sonunda izleyenlerin çıkarımını yapması gerektiğini düşündüğüm bir şey oldu;

Messi süper mi gerçekten? 
Ya da en büyük şansı muhteşem bir takımda oynuyor olmak mı?

Futbolda da her alanda olduğu gibi adil olmayan bazı değerlendirmeler vardır, Ben de ileri çıkan oyuncuların da kanatlardaki yardımcı oyuncuların da yaşadıklarının bu olduğunu düşünüyorum. 

Forvet oynayıp da, topa son dokunan olmak kimi süper yapmadı ki?

Tüm bunlardan Messi'nin süper olmadığını düşündüğüm çıkmasın, sadece farklı bir bakışla analiz yapmaktayım. 

Messi süper evet. Eğer enerji doğru sağlanırsa durdurulması neredeyse imkansız bir gücü var. Oyunu iyi görüyor ve ileri çıkabilmek; onun en büyük yeteneği. Bu, kaleye yaklaşan her topu alıp götürüp, değerlendirme yeteneğiyse evet. Ama kaleye yaklaşırken, o durdurulamayan adama topu çıkartan hep bir başkaları var. 

Messi, Arjantin'de bu nedenle istediğini yapamadı. Uruguay da bu yüzden daha iyiydi. Sonuç yine futbolun kişilere dayanmadığını gösterir. Futbol bir takım oyunudur. Kaleciler, defans oyuncuları, orta saha, kanatlar, forvetler... bunlarda yer alan her bir iyi adam, sizi 'rüyalar takımı' na yaklaştırır. 

Bu yazımın sonucu; Messi muhteşem bir oyuncu ama Barcelona'nın ortasında oynayacak herhangi bir iyi forvet belki de bunca şansı değerlendirebilirdi. 
Etrafında Etoo, Henry, İniesta, Xavi.... gibi daha bir sürü oyuncu varken Messi'nin kendi yeteneğiyle başarısız olması neredeyse imkansız. 

Sözüm 'Süper Messi' den başka bir şey yazamayan gazetelere, kendilerine yorumcu diyen adamlara, futbol programlarına...

Bir şeyi değerlendirirken, genel görebilmeyi öğrenemeyen herkese.

Futbolda ne zamandan beri pas olmadan gol oldu? 
Messi süper ama dediğim şudur; Süper olan asıl şey; bir takım olarak Barcelona'dır.  


Tamam evet Messi de biraz süper :)))




17 Ağustos 2011 Çarşamba

2. KARŞILAŞMA: Real Madrid VE Barcelona



   Kralın takımı Real ve Katalan fatihi Barça arasında oynanan pazar günkü maçın etkisi herkes için beklenilen gibi oldu ve güçler eşitlendi.

   Real Madrid, Barça karşısında nasıl oynayacağını keşfetmiş, güzel bir takım kurmuştu ama 90 dakika onu oynamak... neredeyse imkansızdı. Nitekim olmadı da. 2 - 2 biten maç; Madrid'in açılışıyla başladı ama Messi gücü bi kaç dakikada Real'in oyununu bozdu. Ozaman kadar Messi'yi tutmayı başaran Madrid, Messi'nin kaçışıyla kalesinde golü gördü ve işte o saniyen itibaren Barça paslaşma temelli oyununa başladı.

   Aslında düşününce Real Madrid'in kendi sahasında gösterdiği bu performansı, deplasmanda göstermesi neredeyse imkansız. Bu sefer Barça'nın kesin galibiyetini bekliyorum ben çünkü sezonu zirvede tamamlamış bir takım olarak, Real Madrid'in hantal yapısına karşı enerji dolu bir takımı göreceğiz sahada.

http://www.youtube.com/watch?v=G7t8HvRUYOE

hadi bakalımmm... :))

11 Ağustos 2011 Perşembe

MİLLİLER İLE AÇILIŞ: TÜRKİYE - ESTONYA

    Türkiye'nin ilk sınavı, Estonya'ya karşı; Türk Telekom Arena stadında gerçekleşti. Sonuç 3  - 0 ve bizim tarafımızdan oldukça rahat bir maç oldu. Ama...


     Milli takımın öylesine çok eksiği var ki ve mütemadiyen dağınık, çoğunlukla sistematik bir oyundan uzak ve düşünüldüğünde, bu oyunuyla ileride, İngiltere, Hollanda, vs. gibi herhangi bir takıma karşı başarı kazanmaları neredeyse imkansız. Bu maçın 3-0 bitmiş olması sadece bizlere güzel bir gün ve genel olarak Gökhan Töre gibi yeni millileri tanıma fırsatı verdi. 

    Benim adıma Teknik Direktör çok zayıf ya da futbolcular söz geçirilemez oyuncular. Maç boyunca en rahatsız olduğum; halı saha maç gibi, kimin nerede olduğu belirsiz, kimse birbirini göremiyor, akıllıca hamleler gelmiyor, uzun toplardan kurtulmayı başarıp çalımlara sıra gelmiyor, eh doğal olarak futbol seyir kalitesi de düşüyor. Gerçi bunu rakibin Estonya olmasına yormak da mümkün. Ancak gözlemlediğim; Sinan gibi bir kaleci olmasaydı, 3 - 0 çok rahat beraberliğe giderdi. Defans dağınık, ileri oyuncusu yok. Frikiklerde topu kalecinin kucağına atma başarısını gösteren bir çok futbolcuyla, artık pili bitmiş ya da düzene bir türlü alışamamış oyuncularla dolu bir milli takım. 


    Bireysel olarak incelediğimde, beni en çok mutlu eden bir kaç oyuncu vardı;  
    Gökhan Töre, yeteneği tartışılmaz ve primier liginin ona kattıklarını görmemek içten bile değil. Gerçek bir oyuncu ve yerinin hakkını veren, doğru bir kanat oyuncusu.
    Selçuk, Galatasaray transferine çok mutlu olduğum bir oyuncuydu, hemen hemen aynı başarıyı burada da gösterdi denilebilir. En önemli özelliğinin hep yerini korumayı başaran, gerçek anlamıyla bir takım oyuncusu olduğunu düşünüyordum, beni yanıltmadı.
     Kazım hızlı değil ama tecrübesi nerede ne yapması gerektiğini iyi bilen bir futbolcu olmasını sağlıyor. İki golü çok koştuğu ya da çalımlarıyla herkesi ezip geçtiği için atmadı; doğru yerde, doğru zamanda, doğru müdahaleleri oldu.
     Gökhan G. başlarda oldukça başarılıydı ama enerjisi çabuk tükendi.
     Arda etkisiz elmandı, ben ilk 20 dakika takımda olmadığından bile şüphelendim.
     Burak, hem yeri için, hem de takım için yanlış bir oyuncu gibi geldi. Ve geri kalan her bir futbolcu için buna benzer kişilere özgü gözlemler sayabilirim; ama sonuç şuna çıkıyor; takım çok dağınık ve ben futbol bilen bir takım hissetmedim. 


    Emre konusu var bir de.... 
    Taraftara inat penaltıyı kullanıp, gol atan Emre. 
    O kadar çok yuhalamayı hak etti mi? 
    Kişisel, takımla ilgili problemler, önceden söyledikleri, Galatasaray taraftarı için hassas.. evet. Maçın GS sahasında yapılıyor olması da bunu tetikleyen bir konu ama...
    Karşıdaki insan senin sahanda, senin takım oyuncularınla bir arada aynı amaç için savaşıyorken, tek bi kişinin enerjisini bozmak demek, takıma yapılacak bir hata demek oluyor. Yani zincirin bir halkasına her geldiğinde vurmak, zinciri de koparıp, sarsıyor. 
    Ben şahsen bir Galatasaray taraftarı olarak, kendi takım taraftarlarımın doğru tepkiyi vermediklerini düşünüyorum. 


    Herşeyin sonunda galip gelen Türk Milli takımı, tüm enerjisiyle ilk hazırlık maçını başarıyla kapattı. Bizlere de sabırla, sonrakileri beklemek düştü... 


9 Ağustos 2011 Salı

SEVİNSEM Mİ?? ÜZÜLSEM Mİ?? : ARDA'NIN GİDİŞİ

     Atletico Madrid'in gözlerinin, Arda'nın üzerinde olduğuna dair çıkan haberlere dün dudak büküp, gözlerimi devirmiştim...

     Arda şuan hayatta Galatasaray'ı bırakıp gitmez demiştim, hazır Fatih Terim'de geldi, takım çok keyifli; sezon harika olcak, orta saha tam hareketli; geçen sene gitmeyen adam, şuan hayatta imza atıp da gitmez demiştim...

      Hatta bugün biri bana 'Eee sizin Arda'da gidiyormuş' dediğinde; 'Ya yapma... Arda bu ya... bizi bırakır mı, has Galatasaray'lı, hele şuan hiç bırakmaz; dedikodu bunlar' dedim. Veeee dediğimi aynen yedim bu akşam...

Arda 5 yıl için imza attı...

Kulübün 'gitme' demesine rağmen attı...

Zam bile onu durduramadı...

      Aslında kafamda dönüp duran şu: Arda için iyi oldu, ben yurt dışına bu yaşında henüz yeteneğini 100% gösterebiliyorken Atletico Madrid gibi önemli bir takıma giderek önemli futbolcularla tecrübelenmesini istiyordum ama keşke sezon başlamadan yapsaydı... yani geçen sezon sona erdiğinde. Henüz Fatih Terim gelmemişken... planlarını yapmamışken. Şuan yeni, güçlü bir orta sağ ihtiyacımız olmasının yanın da; en önemlisi bizim Arda gibi yürekten 'Galatasaray' ruhuna sahip bir de kaptana ihtiyacımız olacak. Yani umutlar bittiğinde, 'Hadi abi koşun maç bitmedi' die sahanın gerisine bağırabilen bir cesarete ve inanca ihtiyacımız var. Yazık ki bel kemiklerinden birini kaybetmenin cezası, benim açımdan ve aslında bu haberi duymama neden olan arkadaşım açısından; kombine alımını bile etkileyecek; ki bizim gibi olan eminimki bir sürü taraftar olacaktır.


      Liverpool maçından sonra çok şeyler beklediğimiz takımımızın, kocamaaaan bir boşluğu var ve oraya büyük bir isim gelene kadar da bu boşluk çok hissedilir olacaktır; Fatih Terim açısından bile.

      Ufff uff bu akşamın en can alıcı ve yıkıcı ve üzücü haberine bin kere UFFFFFFF!!!


Bu da daha çok Uff'lamak için;


http://www.youtube.com/watch?v=cLOmPmBXGc0&feature=share

5 Ağustos 2011 Cuma

YA ŞU MEDYA YOK MU! : AYARSIZ ÖZGÜRLÜK...

    Dünden beri haberleri, internet sitelerini, yazıları okurken fark ettim ki; o çok masum olduğuna inanılan (sanırım inanılmıyordu zaten:)) medyanın, her konu da nasıl bir tetikleyici olduğu yeniden ortaya çıkmaya başladı. Durdurulamaz ve baş edilemez bir yaygara yetenekleri var görüyorum ki; Resmi sitelerin varlığı ve taraftar forumlarının oluşunun avantajı da medyanın bu panik atak hallerini ekarte edebilmeyi öğrenebileceğimiz tek platformlar olmaları.
  
  Galatasaray'ın Adnan Polat'ın ofisinin aranması, ifadeye çağrılması, yönetimin diğer aramaları vesaire bunlar sırayla ve sakince, aslında şike başlığı altından olabildiğince uzakta olarak gerçekleştirilirken, bir anda medya o inanılmaz enerjisiyle hızı alamadan olayı, tıpkı şike operasyonunun sündürülmesi gibi, bir tarafından tutup çekmeye başladı. Şike, hile... para her neyse başlıklar yazılıp çizilmeye başlandı, ama ilginç bir şekilde taraftar sakin kalabildi. Resmi Galatasaray sitesinin de açıklamaları ortamı sıcak tuttu ve olaylar büyümeden sadece, 'haber işte!' cümlesine kaldı. 

     Dün Sedat Doğan'ın açıklama yapmak için ayırdığı zaman süresince, medyanın tuttuğu mikrofonlar ardından neler sorduğunu ve Doğan'ın sabır taşı ifadesini biraz öfkelenerek izledim. Olabildiğince şeffaf olmaya çalışarak, açıklamaları, aslında sorulara bile gerek kalmadan yapan; sorulan sorulara da olabildiğince sakin cevap veren Doğan, inanılmaz doğru bir tavır sergiledi. Ama.... bir yerden itibaren, neden olduğunu medyaya dahil olanlar dışında anlayamayan bizler, yine o enerjiyi gördük ve kendine hakim olamadan olayı şike davası içine dahil edip, suçlayıcı sorulara döken mensuplar öne çıkmaya başladı. Doğan, daha fazla sakin kalabilmek için bir kaç soruyu kibarca geri çevirdi ama sonuç şu oldu;

Bizim ne gocunacak bir şeyimiz var, ne bizim ne de bizden önceki yönetimlerin. Gayet rahatız. Ben size gerçek durumu anlatmak istedim. Çok teşekkür ediyorum


Ve basın dağılmadan gitmek zorunda kaldı...

    Yani demem o ki... medyanın baş edilemez bir özgürlüğü... tam olarak ayarsız bir özgürlüğü var ve bence gerçekten zaman zaman çekip 'yavaaaaşşşşş' demek gerek. 

     Dünkü ve bugün sabahki olaylara, bu röportaja öfkemden bu yazı :) Medyanın tamamını içermiyor...  ama içerdiği grubu da tüm derinliğiyle kınıyor...


29 Temmuz 2011 Cuma

GALATASARAY - LIVERPOOL ARDINDAN : N'OLMUŞ BU TAKIMA!

     28 Temmuz 2011 tarihi Galatasaray taraftarları için unutulmazlardan biriydi bence. Öncesinde hemen heveslenmek istemezdim ama sahada takımı geri dönmüş görünce heyecanlanmamak elde değil. Karşılaşma boyunca gülüp, eğlenen ve hatalarda bile şakaya vuran bir taraftar; stresini atmış, yeni sezona yepyeni başlamış; tıpkı takım gibi. Taze... yeni baştan yaratılmış gibi. 

   Karşılaşma 3-0 sona erdi ve sahada inanılmaz bir atmosfer vardı. Yenmek tek amacımızdı ama bu oyunu beklemediğimizi itiraf etmeliyim. Inter maçından sonra da çok şeyler öğrenilmiş, çok çıkarımlar yapılmış; eğri bir sürü şey düzeltilmiş sanki. Oyuncular tek tek incelendiğinde bile öylesine bir gelişme var ki; bunlardan en eğlencelisi Sabri'nin durumuydu sanki. 'Abi Sabri ara pas atıyooo!' diye şaşkınlıkla bağırışlar, duran toplarda yükselmiş hakimiyeti ve hızını değerlendirebildiği bir performans.. Sabri tüm taraftarları şaşırtan aynı zaman da çok mutlu eden bir gelişme göstermiş. Konsantrasyonu çok güçlü ve GS ruhuna geri dönmüş. Hala onun hızlanışları karşı takımın dikkatini dağıtabiliyor ve tamamlayıcı olan alanında hakim oynamaya başlamış olması. Aynı gelişim tek tek bütün futbolcularda fark edilir derecede yüksek. Disipline edilmiş oldukları, antrenmanlara adapte oldukları ve kendi güçlerine, doğru bir şekilde hakim olmaya başladıkları ortada. Bunun tek sebebi Fatih Terim olamaz elbet ama büyük bir çoğunluğu da ona bağlı gibi. Galatasaray ruhunu tanıyor, futbolcuların hepsini iyi biliyor olduğu için. İyi gözlemci, iyi bir eğitmen ve iyi bir stratejist olduğu için. Baros'un tecrübesi, yeni transferlerden Selçuk'un on puan verilesi oyun hakimiyeti; yine yeni transferler Elmander ve Melo'nun kuvveti, her bir pozitif güç tamamlayıcı bir unsur olmuş bütün takım için.
   Tabi bu gollerin tek sebebi zevk veren bir takım olmayı başarmış Galatasaray'ın muhteşem oyunu değil; aynı zaman da Liverpool'un gerçek anlamıyla kötü olan oyunuyla da ilgili bütün maç. Gerrard'ın, Suarez'in eksikliğinin yanında, pek toparlanabilmiş bir takım göremedim ben karşımda. Tabii en garibi de kaptan Gerrard'ın yanlarında bile olmayışıdır bence. Takımda uzun süre topun kaldığı bir an çok az hatırlıyorum. Top tutamıyorlar, defans dökülüyor ve forvet mi?.. hmm ondan pek görmedim ben. 

   Maçın en baş kısımlarında gerginlik, dostluk maçının önüne geçti, İlginç bir şekilde İngilizler topa hakim olamamak yüzünden gerginliklerini ardarda gördükleri sarı kartlık pozisyonlara yansıttılar. sonra yavaş yavaş duruldu ve ilk yarıdaki öfkenin ardından, sakinlikle ikinci yarıda Liverpool daha çok hakim oldu topa. Daha çok diyorum ama yanıltmasın; Kenny Dalgish'in açıklamasındaki gibi ' Maç boyunca, GS kesinlikle çok daha keskindi.' 

   Maçın sonunda bütün taraftarlar uzun bir sezon ardından çok mutlu ve keyifliydi. Güzel bir futbol izlemenin zevki, kazanılan maç ve kendine güven! Her biri için uzun zaman bekleyen taraftar yenilenmenin tüm halini görmeye başladı gibi. GS bizi çok yanıltmaz da, tüm sezon bu performans istikrarlı bir şekilde devam edebilirse... demeyin keyfimize... :)

Goller için; (çok güzeller :))




24 Temmuz 2011 Pazar

ŞİKE ETKİSİ: TAKIMLAR VE MORALLER!

Yavaş yavaş yeni sezon hazırlıklarını gözlemlemeye başlamışken, bizim takımların ne hallere girdiğini görmek zor değil. Şu an durum, özellikle de Fenerbahçe için bütün ay çalıştığınız matematik dersinden zayıf alıp oturup, ertesi günü o derse yeniden girmek zorunda kalmak gibi bir şey. Kimsenin morali yerinde değil ve dahası oynamaya devam etmek zorunda olmak gibi bir de durum var orta da. Zorunluluk. 

Sakarya ile yapılacak maç için bakınırken, ilginç bir sahneyle karşılaştım. Sakaryaspor'un borçları yüzünden hiç transfer yapamaması, eski kadroyla aynen devam etmesi demek; Fenerbahçe'nin yeni transferleri var (Orhan Şam, Serdar Kesimal, Emenike, Sezer Öztürk) var ama kimsenin adapte olabilme enerjisi kalmadığından, bu oyunu ne kadar değiştiriyor muamma. Yani bakıldığında iki takımında birbirinden farklı bir duruşu kalmamış şuan. 

Şike ile ilgili soruşturmalar başladığından beri süre gelen zaman o kadar uzadı ki, her geçen dakika hem futbolun sahne tarafını hem de taraftar tarafını germeye devam etti. Ben biraz bunu Türkiye'nin kriz yönetimlerindeki başarısızlıklarına benzetiyorum. Aslında bu da bir tür kriz yönetimi olarak nitelendirilebilir ve her zamanki gibi oldukça yanlış devam etti tüm herşey. Bu başarısızlık da sadece oyuncuları, takımları, seyircileri, kulüp yöneticilerini sıkıntıya soktu; kötü sonuç ise Türkiye'nin en büyük eğlencesinin şuan sallantı da olması oldu. 

Dünya'nın her yerinde en önemli sektör olmayı başaran futbol; hem kazandığı parayı, sahip olduğu seyirciyi, iyi kötü kendine ait kalitesini, düzenini Türkiye'de kaybetme riskine girdi. Tüm takım taraftarlıklarının ötesinde, futbola bağlı olmakla ilgili bir boyuta giren, bu içinde bulunduğumuz zamanın sonunda ne gelir ön görmek zorlaştı ancak kesin olan tek şey; takımların moral anlamında darmadağın oldukları ve ligin bu anlamda biraz keyifsiz olabileceği. 

İşin en kötü taraflarından biri aslında; bunun lig boyu kaybeden bir takımın taraftarı olarak, ona mütemadiyen destek olup, ayakta kalmaya çalışmaya benzememesi. Bu çok kritik bir sonuca yol açtı. Örneğin Fenerbahçe taraftarları arasında bölünme gibi. Bu destek olamdıkları anlamında değil ama her ne kadar bağırıyor olduklarını görsekte, tüm taraftarlar için ayrı ayrı sorgulama süreci başladı; gerçekten yaptık mı? Ya da zaten yaptıklarına inanlar için; bunu nasıl sindirebilecekleri yönünde bir gerginlik oluşmaya başladı.  Ya da aksine hiç inanmayanlar için 'Ya Yaptıysak???' sorgusu başladı. Yani bir sürü ikilemle baş etmek zorunda kalan bir taraftar grubu oluştu demek bu. Maçlarda bağırıp, hep arkanızdayız demekten daha zorunu başarmak gerekiyor şimdi onlar için. Kendi kulüplerine karşı olan güven, inanç vs... sarsılan her neyse onun düzelebilmesi. Her ne kadar bunun tersini söylemek kolay olsa da, içten içe oluşan bu şüphe oldukça sarsıcı, düzelmesi de kısa zamanlı değil ne yazık ki... 

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Gerçek Kurtarıcı: Fernando Muslera

5 yıl için yılda 2 Milyon Euro üzerinden sözleşme imzalanan 86'lı genç kaleci Muslera, Copa America bitiminin ardından Türkiye macerasına başlayacak. Biz Galatasaraylı taraftarlar için de artık onun gelme zamanına karşı tavrımız sabırsızlığın ötesine geçmeye başladı. Maçları izlerken, Uruguay için 'artık yenilsinler de gelsin' diyenler çoğunlukta; Arjantin penaltısını kurtarışı ardından ve maç boyuncaki performansı nedeniyle değeri artan kaleci artık tamamen Galatasaray'da olunca beklentilerimiz çok daha yükselmeye başladı.

Aslında Latin Amerika maçlarının futbolcuya değer katması anlamında önemli bir etkisi olduğu kesin. Özellikle Arjantin maçındaki performansı ve muhteşem refleksleriyle herkesi büyüleyen genç kaleciden beklentim, sarsıcı bir lig başlangıcı yapabilmesi yönünde.

Buenos Aires doğumlu kaleci Copa America öncesi Lazio kadrosuna dahildi ve orda da yavaş yavaş akılda kalmaya başlayan işler yapmıştı.Onun öncesinde, Nacional (Loan)'da 1 senelik bir süreci olmuş ve nihayetinde de artık Galatasaray kulübünün çatısı altına girmiştir. Bu yaşına rağmen bir kez de Dünya kupası atmosferine dahil olmayı başaran Muslera, bütün İtalya Ligi boyunca Lazio ağlarını korumuş ve gösterdiği performanslarla herkesin ilgisini çekmeyi başarmıştır.

Uruguay kalesini Arjantin'e karşı korurken bir penaltı kurtarışıyla takımını ileriye taşımıştır ve bu onun için ilk değil. Lazio döneminde de iki penaltı kurtarışı var. Çok hızlı refleksleri var ve gerçek bir enerji küpü bence. Daha kat etmesi gereken çok yol olsa da, şimdiden kendini ıspatlamaya başladı bile. Aslında şöyle bir bakıldığında kalecilerin iki türlüsünün varlığından bahsetmek mümkün; ilki içinde Van Der Sar'ın da bulunduğu, eğitimle kaleci olanlar, tecrübelendikçe yani yaşlandıkça doğru takip ve reflekslerle maç kurtaranlar; dier grubu ise yetenekli, gerçek savunucular ve enerjileri bitmek tükenmeyen gençler işte bu guruba dahil Muslera; eğitimle ustalaşacak olan ama öncesinde de herkesi büyülemeyi başaranlardan o da yani.

Yeni sezon döneminde, yeni transferlerimizle beraber başarılı bir sene izlemeyi umarak en önemlisnin gerçekten futbol kalitesi olduğunu vurgulayarak; bu transferlerin Türk futbolu açısından da önemli olduğunu düşünüyorum. Rengi ve heyecanı arttırdıkları göz önünde bulundurulursa.

http://www.youtube.com/watch?v=kkM5AcV88bQ  incelemece:)

19 Temmuz 2011 Salı

Fil Dişi Keşfi: Gervinho

   Fil Dişi Sahilleri kendi içinden çok yetenekli futbolcular çıkarmaya başladı dünyaya bir kaç senedir. Aslında yeni keşfedilmeye başlandılar; bunda Dünya Kupası'nın da etkisi oldu ve Türkiye için keşfedilmemiş topraklar haline gelen Fil Dişi Sahilleri'nden Gervinho, Arsenal için de uğrak noktası oldu. Arsenal kadrosuna resmen katılan 87'li futbolcu, uzun zamandır herkesin ilgi odağıyken nihayeten Lille OSC'den 12 Milyon Euro karşılığında transfer oldu. Bütün taraftarların bu sene Arsenal kriznin düzelmesine karşı umudu bu forvetle beraber biraz daha yükselmiş durumda. Arsenal'i terk edenlerden sonra, takımı ne derece diriltir bilemem ama yine de önde oynayabilen ve tamamlayıcı bir forvetin katacağı şeyler küçümsenecek gibi olmayacaktır.

   Arsene Wenger onun adına çok şey beklediklerini söylemekten geri kalmamış ve Fransa Ligi'nin hem öndeki adam olma konusunda hem de assist konusunda en iyi oyuncusu olduğunu dile getirmiş.

http://news.bbc.co.uk/sport2/hi/football/13759774.stm

Aslında henüz 24 yaşında olup da Premier Lig'e dahil olup ve Wenger gibi bir eğitmenle çalışmak çok şey öğretecektir Gervinho'ya. Gerçi Arsenal'e gelip körelen çok futbolcu da saymak mümkün ama artık bu sezon da bunun olmayacağını umuyorum. Her ne kadar Wenger iyi bir eğitmen olsa da yetenekleri kullanmada ya da kişileri doğru yerlerde kullanmakta biraz sıkıntı yaşıyor gibi. Ya da kadro çok yanlış hala bunu tam analiz edebilmiş değilim ama bu seneki beklentiler yüksek; Arsenal'de sanırım Liverpool toparlanmasına ihtiyaç duyuyor! sıkı bir yönetime!

Ama anlaşılan o ki Gervinho'dan beklentiler büyük; Bu son bir kaç sezondan fazla zamandır süre gelen düşüşünü durdurabilecek bir tekniği kullanabilmeyi umuyorlar. Bakalım 30 Temmuz'dan itibaren başlayacak olan Arsenal maçları, yavşa yavaş bu sezona neler getireceğini gösterecek bizlere.

http://www.youtube.com/watch?v=wypv7-IwMY8

Bir de hoşgeldini unutmamak gerek tabii :)  

7 Temmuz 2011 Perşembe

Türk Futbolu Denen Şey; Şike Davası!

     Aslında olay patlak verdiği gün bu konuyu yazmayacağımı söyledim kendi kendime. Türk futbolunu incelemek, üzerine düşünmek ya da zaten her maç ardından mırıldandığımız gerçeklerin yerlere serpilmesini izlemek istemedim. Ama dün gece kardeşimle Büyükçekmece'ye doğru yoldayken yaptığımız sohbet herşeyi değiştirdi.

     Algımı yenileyen şeyler söyledi Turan ve şuanda bu yazıya başlamama neden oldu. Çünkü herzamanki gibi Galatasaray taraftarı olduğumu ve bununla nasıl gurur duyduğumu bir kere daha hatırlattı bana. Bu, Türk Futbolunun üzerine düşünülmeyi hakettiğini gösterdi. Çünkü aslında tüm olan biten bir anda yüzeydeki çöplüğü temizlemek gibi göründü gözüme. İyi olan ve kaliteye dair ne varsa doğrulmaya başladı yavaş yavaş. Yeni dönemi, başkanı ve stratejisi, tüm her şeyiyle bir tür 'Liverpool' yenilenmesine giren GS'nin bana verdiği heyecanı yeniden anımsadım tüm bunlarla. Ama şuan düşündüğünüz gibi bunun sebebi Fenerbahçe'nin büküldüğünü görmem değil asla. Aslında her ne kadar ezeli rakip olsak da, Futbol dünyasındaki rekabetçi görünümleri, ligi hareketlendiren bir diğer büyük enerjiyi oluşturuyor. Bunu düşünmemin sebebi, derin ya da sığ fark etmez içinde ne olursa olsun futbolun baştan aşağı büyük bir dünya olduğu gerçeğini yeniden görmem aslında.
     Daha önce yazdığım Escobar'ların hikyesinde o derece heyecanlanmamın sebebi de buydu. Büyük, dibini, sonunu göremediğiniz devasa bir dünyadan bahsediyorsunuz. Koskocaman... 

     Şike üzerine isimler verip yargılamak üzerime vazife değil, ancak yine de bazı yorumlarım oluştu tüm bu süreçte. Daha çokta gözlemlerim oluştu. En ilginci de Fenerbahçeli taraftarların bölündüğünü hissetmenin verdiği garip his. Aslında camia olarak bir bütün olarak kalacaklarına inanıyordum, fakat etrafımda şahit olduğum farklı onlarca taraftar, farklı bir sürü yorumla geldi karşıma. Kimisi hala gerçek olmadığını düşündüğü bu işlerin, şampiyonluklarının heveslerini kursaklarında bırakmak için yapıldığını düşünüyor; tıpkı geçen sene Bursaspor anonsunda verdikleri tepkiye benziyor bu. Kimisi bu işi düzenleyenlerin başında GS'nin olduğunu ve işin içine derin devletin dahil olduğunu savunuyor, kimisi utanmış 'bırak ya hiç konuşmak istemiyorum' diyor, kimisi de 'Sanki GS hiç yapamadı, sanki daha önce hiç olmadı, yakalanınca olay oluyor' diyerek savunmasını yapıyor. Tüm bunlar genel Fenerbahçe taraftarı tepkileri kategorisini oluşturuyor bence. 

    Aziz Yıldırım, tutuklanan futbolcular, teknik adamlar, muasebeciler, kulüp başkanları; hiç biri hakkında yorum yapmak gibi bir niyetim yok ancak benim fikrim, tüm bu olanların Türk Futbolu'nun zaten zoraki oturmuş olan lig kalitesini düşürmüş olduğu. Yani olaya taraftar gibi bakmaktan öte, bir futbol sever olarak bakmak gerektiğini düşünüyorum. Tüm dünyada taraftar depremleri, yeni yeteneklerin kapışılma ortamları,  GS'de kamp heyecanı, yeni sistemler ve futbol kuramları olayları olurken, Türkiye'de ligle ilgili bütün konu artık şike üzerinden gitmekte ne yazıkki.

   Tüm bunların sonunda diyeceğim şudur; bu olan ve ortaya çıkarılan bütün olaylar için gereken cezalar verilmeli, en ağır haliyle ortaya dökülmeli ki bundan sonraki zamanlarda Türkiye'nin futbol kalitesinin düşüşü engellenip, şikenin önüne geçilebilsin. Umarım herşey bir an önce çözülür ve kurunun yanında yaş yanmadan tüm bu lig maçları entirikaları çözülür... Bir an önce!

1 Haziran 2011 Çarşamba

Galler Büyücüsü: Gareth Bale !..

     Bale gerçek anlamıyla bir yetenek...
     Onun en sevdiğim özelliği, açıkta en yaratıcı futbolcu olabilmesi, futbol zekasını sonuna kadar kullanabilmesi ve oynarken geliştirdiği doğaçlama geçişleri, tam nokta atışı olan, gole götüren dokunuşlar!!

     Onun tarzı en beklenmedik anda, topu sahalara gönderebilmek. Sol Bek için vazgeçilmez yeteneklerden biri olan Bale sadece 21 yaşında ve Southampton takımında oynamış, Walcott'dan sonra gelen en genç oyuncu olarak ismini duyurmuştur. Sonra Tottenham Hotspur takımındaki performansıyla görmeye devam ettik onu.


     İngiliz basının sürekli olarak 'unstoppable' demesine şaşmamalı, gerçekten de düşündüğü top sürüş çizgisini tamamlamadan geri dönmesi çok zor olan biri Bale.

     Hırslı, azimli ve gerçek bir yetenek. Hatta şöyle söyleyebilirim belki; Walcott benim favori koşucularımdan biridir ve onun gerçekten iyi olduğunu düşününürm, ancak Bale ile karşılaştırıldığında, hız anlamında aynı özelliklere sahipken,Bale'in artısı çalımları, ve top sürüşünün ötesinde gerçekten oyun sırasında yaratıcı olabilmesi. Yazık ki Walcott uzun zamandır sadece; hızlı top süren adam olarak anılıyor. Ayağına top geldiğinde bir anda öne çıkıyor ama ilerde ona yardım edecek bir ayak oyuncusu yoksa, mütemadiyen topu kaybediyor. Bale ise bu özelliklerin hepsine aynı anda sahip olabilen, tamamlayıcı bir futbolcu; bu da sanırım onu daha değerli yapıyor.

    Galler Milli takımında forma giyme hakkını kazanan en genç futbolcu olma özelliği de taşıyor ve Tüm ada basını yanı sıra, dünya basınınca da; özellikle taraftarlar açısından 'Yeni Nesil Ryan Giggs' olarak ön görülüyor. Henüz yeni yeni sahalarda, tam süreler boyunca forma giyebilen sol bek için bu gerçekten olabilir bir şey. Giggs'in gelecekteki varisi olması içten bile değil. Tek yapması gereken, doğru kararlar vermesi sanırım. Kulüp seçimleri ve dahası bu tüm doğaçlama yeteneğini kaybetmemesi için aralıksız oynaması gerekir. Sadece bir sol bek değil, bununla beraber daha bir sürü şeyi sahanın içinde olabiliyor ve böyle bir oyuncu; tam da takımı kurtaran bir yetenek gibi gösteriyor kendini.

    Yedek oyuncu olduğu ve oldukça kısıtlı zamanlarda sahaya çıkan biri olduğu dönemde bile kendini hemen belli etmeyi başarıyordu Bale. Siz ne düşünürsünüz bilmem ama futbol seyri anlamında da bana çok büyük bir keyif veriyor Bale. Alt yapının yetiştirdiği en iyi oyunculardan ve, gelecekteki yıldızının haberlerini veren nadir oyunculardan. Şu büyücülüklerini görmeniz içinde keşfettiğim bir videosunu ekliyorum;

http://www.youtube.com/watch?v=_OIkNr1LnNc&feature=related

    Sadece bir sezonda 35 gol atıp, 20 asist yapmış olması gibi bir gerçeği de unutmamak gerekir burada derim. Tüm futbol dünyasına, kendini bağıran bir futbolcu olarak kapılmayı bekliyor Bale. Onu en iyi anlatan cümle olduğu için de, şu alıntıyla bitiriyorum yazımı.

"Herkesten önce düşünüyor, herkesten önce koşuyor, herkesten önce seviniyor, çünkü topa vururken gol olacağını biliyor" 
 

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Cadı Makarnası: Tek Kale Maç : Şampiyonlar Ligi Maçı!

Cadı Makarnası: Tek Kale Maç : Şampiyonlar Ligi Maçı!: "Barcelona ve Manchester United arasında gerçekleşen Şampiyonlar Lig 'i final maçındaki coşku, beklenenin altındaki temposuna rağmen inanıl..."

29 Mayıs 2011 Pazar

Tek Kale Maç : Şampiyonlar Ligi Maçı!

Barcelona ve Manchester United arasında gerçekleşen Şampiyonlar Lig'i final maçındaki coşku, beklenenin altındaki temposuna rağmen inanılmazdı.

Wembley Stadında gerçekleşen maçın en ilginç yanı ilk 10 dakikasıydı. Çünkü Manchester başarılı bir analizle, Barça gibi, paslaşma ustası bir takıma pas yaptırmamaya karar vermiş ve ilk 10 dakika oldukça zorlamışlardı İspanyol'ları. Ama 11. dakikadan sonra bu fazla devam edemedi ve Barça tüm kontrolü eline aldı. Pedro, Messi, Villa gollerler tüm sahayı coşturdu. Arada bir ara Rooney'nin gerçek anlamıyla tek başına düzenlediği bir paslaşma hikayesinden gol izledik; ancak bu yeterli olmadı.

Aralıklarla Manchester'ın gördüğü şampiyonlar ligi finalinde, onlar için en büyük şansızlık; 'Rüya Takım'ın karşılarına rakip olarak çıkması oldu. Çünkü etkisizlerdi ve gerçek anlamıyla hiç bir şey yapamadılar. Dahası bir süre içinde maç, tek kale, halı saha maçına döndü ve biz sadece Barça'nın yeni gollerinin ne zaman geleceğini merak eder olduk.

Tüm mevkiler, Barça için inanılmaz, her alanda iyi olmak, hep kazanan olmak anlamına geliyor ve Barcelona bu istikrarı muhteşem gerçekleştiriyor. Dünkü maç; bir finalden çok aslında Barça'nın tek başına final oynaması ve gerçek anlamıyla 'Rüyalar Takımı' olduğunu kanıtlaması demekti sanki. Ve sonuçta 3-1 lik final skoruyla, İngilizler'i kendi topraklarında darmadağın eden bir takım olarak bunu gerçekten kanıtladı da.

27 Mayıs 2011 Cuma

Del Piero: Bir İtalyan ve Efsane Olmak

  

     Futbol'da efsane olmayı başarabilmenin sırlarından birisi, kulüp tutarlılığı bence. Birileri 'kimlik' açısından belirsiz olmanızı asla istemeyecektir. Dahası bu kimliksizlik olayı, futbol yaşantınızı, yalnızca para kazanmak üzerine kuracaktır. Taraftarların sahiplenmediği futbolcular, en iyisi olmayı başarsalar da, her zaman isimlerini koruyamıyor gibiler sanki. Ya da daha da önemlisi, sizi sahiplenen bir taraftar olmadığında, enerjinizin ancak yarısını kullanabiliyor olmanız gerçeği. Alessandro'yu anlatmadan önce, onun bunu kanıtlayan en önemli isim olduğunu itiraf etmem gerekir. 

   Dünya'nın en saygı duyulan Futbolcusu ünvanına bile sahip olan Del Piero, kariyeri boyunca öne çıkan bir forvet olmuş ve Pele tarafından en iyi 100 oyuncu arasında sayılmıştır. Aslında en iyi özelliklerinden birisi, tam olarak bir sporcunun yaşaması gerektiği gibi yaşıyor olması. Gerçek aşkı futbol olan, en büyük isimlerden biri olmayı başarması da buradan geliyor. 

    1993 yılından beri Juventus'un vaz geçilmez ismi olan Del Piero, bence takımın ağır taşı. Sanki o gidince Juventus'un anlamı dağılacakmış gibi... O olmazsa Juventus'un kaybetmesi de kazanması da okadar önemli olmayacakmış gibi. Taraftar tarafından gerçek anlamıyla sahiplenen bir isim. 

   En son Manchester United'lı Gary'nin veda maçında bir yazı yazmış Alessandro, Juventus ve M.U maçının onlar için ne kadar önemli olduğunu ve oraya çağırılmanın ne derece onur verici olduğunu anlatmış, elini sıkmak için sabırsızlandığı söyleyerek Gary için hak ettiği övgüleri yağdırmış. Bu son günlerin Alessandro ile ilgili olan tek haberi sanırım.. 


   Bu sezon Juventus'un beklenenin altındaki performansı hakkında konuştuğun da, bu konu ile ilgili futbolcuların da, tıpkı taraftarlar gibi olumsuz anlamda etkilendiğini ve oyuncuların ödediği bir sürü şey olduğunu söylemişti. Aslında sadece bu röportajı okuduğum da bile, Alessandro'nun gerçek bir fanatik olduğunu düşündüm. Aynı anda hem futbolcu olmayı başarıp, hem de taraftar olabilen, üstün bir oyuncu olmasının getirisi de, bu tutarlılığın ona kazandırdığı taraftar sevgisi. 

   Benim ilgimi çeken en önemli olay, Juventus'un zamanında yaşamış olduğu şike suçlamaları ve bir sezon boyunca B'de oynamaları, Alessandro'nun Juventus bağlılığını anlatan nadir olaylardan biri olarak, onun kalitesindeki bir futbolcu için çekip gitmesini bile sağlayabilecek bir durumda, gerçek bir duruş sergileyerek, renklerine sadık kalması; unutulmaz olanlardan. 

  Yaşı 36'yı bulmuşken, futbol'daki festival anlarını çok uzun süre devam ettirmesi artık zor gözükse de, tarihe ismini yazdıran bir İtalyan olarak Del Piero, benim bizzat izlemekten en çok zevk aldığım forvet. Kişiliğini beğenenler azdır ya da çoktur o kısmına yorum yapmama izin vermeyecek kadar gizemli Del Piero ama emin olduğum tek şey var ki, futbola şekil veren en yetenekli efsaneler arasında yerini almıştır.