Hürriyet

12 Ekim 2012 Cuma

A MİLLİ DOSYASI: KÜLLERİNDEN DOĞMAK İHTİYACI



Sene 2008, Avrupa’yı feth etmek konusunda oldukça inançlıydı Milli’ler. Başlarında Fatih Terim, inançlı ve kuvvetli, gerçek anlamıyla ‘aslan’ gibi futbolcularla kuruluydu kadro. Sahaya gözleri bir gezdirdiğinde korku, Avrupa’lının iliklerine işlerdi. Ay yılıdız için tüylerimizi diken diken eden o atmosfer öylesine acımsız olurdu ki, ekranlarımız başında, daha fatihlerimiz çıkmadan duygulanırdık. ‘Çılgın Türkler’ diyen Avrupa, son saniyeye kadar televizyonlarının dibinde kala kalırlardı. Ne yapacağı asla belli olmayan, kestirilmesi güç, yaratıcı, inançlı ve her yönüyle istekli bir A Milli izler ve bu da bizi onları desteklemek için daha da istekli hale getirirdi. Çünkü yenilmeleri önemli değildi, onlar inandıkları, hiç bir zaman pes etmedikleri oyunlarıyla, taraftarı, yani tüm Türkiye için zaten bir şampiyondu. Bu oyun anlayışı, güzel maçlar kazandırmış, yarı finale kadar gelen büyük başarı Almanlar’ın futbolu karşısında teklemişti. Ancak şampiyon olmakla aynı şeydi A Milli için bu yarı finali oynamak. Çünkü bu yarı final; Avrupanın yeniden işgal kapılarını açmıştı. Türkiye futbolunun ‘ben de varım’ çığlığı olmuştu.


İspanya şampiyonluğuyla sonuçlanan Euro 2008, en iyi oyuncusunu Xavi olarak belirlemişti. Ama bizim için en önemlisi en iyi oyuncu olarak belirlenen 23 futbolcu arasında bir Türk’ün, Hamit Altıntop’un da olmasıydı. En iyiler içine her istatistikte girebilecek kadar iyi oynamışlardı o sene. İyi de ne kelime, yüreklerimizi sızlatıyorlardı adeta. Sokaklar da tek bir ses olmuyordu maç saati. Herkes evlerinde, kovalanamaz bir endişe ve heyecanla, televizyon başında olurdu. Gözleri kırmızı beyazla alevlenirdi 90 dakika boyunca. Nihat Kahveci’ler, Semih Şentürk’ler, Servet Çetin’ler, Emre Güngör’ler, Emre Aşık’lar.... daha neler neler vardı kadroda. Ve hiç biri belki de kendi takımlarında ya da milli takımda aynı performansı ve arzuyu sergileyemedi bir daha. Sabri’nin atom olduğu, Rüştü’nün efsaneye dönüştüğü, Hamit’in onure edildiği bir seneydi o sene. O sene Türk Milli takımının altın senesiydi adeta. 


     Ancak sene 2012 Milli takımımız katılamadığı bir dünya kupasını zaten geçirmişken, 2014 dünya kupası elemeleri için de vasat giden bir eleme turu içinde. Kimileri hocayı suçlar, kimileri kadroyu, kimileri taktik sistemini... Sorun ne olursa olsun artık ne alev alev yanan kırmızı beyaz gözleri görüyoruz etrafımızda; ne de o heyecanla renklere bürünüp, maç karşısına geçtiğimizi. İnanmayan bir futbol, anlam veremediğimiz bir sistemi izliyoruz yeşil sahada. ‘Çılgın Türkler’ sıfatını hiç de yaşatmayan bir hayal kırıklığına bakıyoruz 90  dakika. Öykünün bir ‘gurur’ hikayesine dönüşmesini her ne kadar istesem de, şuan yazacaklarım ancak ve ancak baştan sıkıntılı bir takımın hayal kırıklığı olabiliyor. Yani bu öyle bir hayal kırıklığı ki, insanda ‘futbol’ seyretme heyecanını öldürüyor... ‘Yapabilirler... bir tane daha atabilirler’ inancını baltalıyor.
        Her ne kadar teknik adamı ilk adımda yargılamaktan nefret ediyor olsam da, A Milli’nin şu hali bana başka bir şans bırakmıyor. Avrupa’daki takımların peşinde koştuğu onlarca oyuncun var, elindeki kadro oldukça başarılı. Ama sen ne doğru adamları, doğru yerlerde oynatıyorsun; ne de takım taktiği iyi oturmuş, sistem çok başarılı denebilcek bir düzen kurabiliyorsun. Bu anlam veremediğim kadro dizilişine hala daha akıl sır erdiremiyorum. Türkiye’de bazılarının ego dedikleri şeyi fazlaca taşıdıklarını gördük ama bunun kazanmayı etkileyecek seçimler yapmalarına neden olması yeni moda oldu.

       Forvet yok, savunma hattı tecrübesiz, orta saha dağınık, kanatlar şaşkın ve kalecinin aklı bir karış. A Milli’nin bugün Romanya karşısındaki özeti bu cümledir aslında. Bastıramayan, topa hakim olamayan kırmızı beyazlılar, dağınık sistemde ellerinden geleni yaptılar, ancak tecrübesinin gerekliliğini tek bir hatayla yapamayan kaleci Volkan’nın hatası golün gelmesini engelleyemedi. Volkan tek suçlu değil elbet ki. Suçlu forvet hattının olmayışı; ne depara çıkan, ne  de istekle, ön toplara koşabilen oyuncuların ortada görünmemesi. Suçlu, orta saha, taşıyacak adam yok, tutacak adam, basabilecek, press yapabilecek adam yok, birlikte hareket eden bir sistem yok, Selçuk eksik, köprü eksik, yetenek, insiyatif kullanabilen futbolcu eksik. Suçlu, kanatların yalnızlığı, dağınıklığı, koordinasyon eksikliği ve ağır kanlı oluşları, topları kesememeleri. Suçlu defans, kendine gelene kadar tutulamayan topu karşılamakta gecikmiş, hemen kaçırmış olmaları ve tabii ki tüm bunların noktalandığı yer olarak kale, bekçisinin tek bir hatasıyla, ağalarını Romanya topuyla havalandırmayı başarması suçluları 11 kişi yapıyor.



     Abdullah Avcı’nın ciddi anlamda, kadro derinliğini kullanarak, sistemine çeki düzen vermesi şart. Ama en öncesi futbolcuların inançlarının geri dönmeye ihtiyacı var. A Milli ruhunun canlanmasına, isteğin artmasına, sonuna kadar kazanmak için çabalayan arzunun ortaya çıkmasına ihtiyaç var. Bu takımdaki başarısızlığın tek sebebi, eksik olan inanç ve mücadele ruhu.

    A Milli takımı 2008’in küllerinden yeniden doğsa mesela... bizleri yeniden kırmızı beyaza boyasa, herşeyimizle alsa desteğimizi ve yeniden attırsa baş döndürücü manşetleri, Avrupa meydanlarına; ‘Çılgın Türkler Geri Döndü’.

13 EKİM 2012

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder