Sene 2008, Avrupa’yı feth etmek konusunda oldukça inançlıydı Milli’ler.
Başlarında Fatih Terim, inançlı ve
kuvvetli, gerçek anlamıyla ‘aslan’ gibi futbolcularla kuruluydu kadro. Sahaya
gözleri bir gezdirdiğinde korku, Avrupa’lının iliklerine işlerdi. Ay yılıdız
için tüylerimizi diken diken eden o atmosfer öylesine acımsız olurdu ki,
ekranlarımız başında, daha fatihlerimiz çıkmadan duygulanırdık. ‘Çılgın Türkler’ diyen Avrupa, son
saniyeye kadar televizyonlarının dibinde kala kalırlardı. Ne yapacağı asla
belli olmayan, kestirilmesi güç, yaratıcı, inançlı ve her yönüyle istekli bir A
Milli izler ve bu da bizi onları desteklemek için daha da istekli hale
getirirdi. Çünkü yenilmeleri önemli değildi, onlar inandıkları, hiç bir zaman
pes etmedikleri oyunlarıyla, taraftarı, yani tüm Türkiye için zaten bir
şampiyondu. Bu oyun anlayışı, güzel maçlar kazandırmış, yarı finale kadar gelen
büyük başarı Almanlar’ın futbolu karşısında teklemişti. Ancak şampiyon olmakla
aynı şeydi A Milli için bu yarı finali oynamak. Çünkü bu yarı final; Avrupanın
yeniden işgal kapılarını açmıştı. Türkiye
futbolunun ‘ben de varım’ çığlığı olmuştu.
İspanya
şampiyonluğuyla sonuçlanan Euro 2008, en iyi oyuncusunu Xavi olarak belirlemişti. Ama bizim
için en önemlisi en iyi oyuncu olarak belirlenen 23 futbolcu arasında bir
Türk’ün, Hamit Altıntop’un da
olmasıydı. En iyiler içine her istatistikte girebilecek kadar iyi oynamışlardı
o sene. İyi de ne kelime, yüreklerimizi sızlatıyorlardı adeta. Sokaklar da tek
bir ses olmuyordu maç saati. Herkes evlerinde, kovalanamaz bir endişe ve
heyecanla, televizyon başında olurdu. Gözleri kırmızı beyazla alevlenirdi 90
dakika boyunca. Nihat Kahveci’ler, Semih
Şentürk’ler, Servet Çetin’ler, Emre Güngör’ler, Emre Aşık’lar.... daha
neler neler vardı kadroda. Ve hiç biri belki de kendi takımlarında ya da milli
takımda aynı performansı ve arzuyu sergileyemedi bir daha. Sabri’nin atom olduğu, Rüştü’nün
efsaneye dönüştüğü, Hamit’in onure
edildiği bir seneydi o sene. O sene Türk
Milli takımının altın senesiydi adeta.
Ancak sene 2012 Milli takımımız katılamadığı bir
dünya kupasını zaten geçirmişken, 2014
dünya kupası elemeleri için de vasat giden bir eleme turu içinde. Kimileri
hocayı suçlar, kimileri kadroyu, kimileri taktik sistemini... Sorun ne olursa
olsun artık ne alev alev yanan kırmızı beyaz gözleri görüyoruz etrafımızda; ne
de o heyecanla renklere bürünüp, maç karşısına geçtiğimizi. İnanmayan bir
futbol, anlam veremediğimiz bir sistemi izliyoruz yeşil sahada. ‘Çılgın
Türkler’ sıfatını hiç de yaşatmayan bir hayal kırıklığına bakıyoruz 90 dakika. Öykünün bir ‘gurur’ hikayesine
dönüşmesini her ne kadar istesem de, şuan yazacaklarım ancak ve ancak baştan
sıkıntılı bir takımın hayal kırıklığı olabiliyor. Yani bu öyle bir hayal
kırıklığı ki, insanda ‘futbol’ seyretme heyecanını öldürüyor... ‘Yapabilirler... bir tane daha atabilirler’
inancını baltalıyor.
Her ne kadar
teknik adamı ilk adımda yargılamaktan nefret ediyor olsam da, A Milli’nin şu
hali bana başka bir şans bırakmıyor. Avrupa’daki takımların peşinde koştuğu
onlarca oyuncun var, elindeki kadro oldukça başarılı. Ama sen ne doğru
adamları, doğru yerlerde oynatıyorsun; ne de takım taktiği iyi oturmuş, sistem
çok başarılı denebilcek bir düzen kurabiliyorsun. Bu anlam veremediğim kadro
dizilişine hala daha akıl sır erdiremiyorum. Türkiye’de bazılarının ego
dedikleri şeyi fazlaca taşıdıklarını gördük ama bunun kazanmayı etkileyecek
seçimler yapmalarına neden olması yeni moda oldu.
Forvet yok, savunma hattı tecrübesiz, orta
saha dağınık, kanatlar şaşkın ve kalecinin aklı bir karış. A Milli’nin
bugün Romanya karşısındaki özeti bu
cümledir aslında. Bastıramayan, topa hakim olamayan kırmızı beyazlılar, dağınık
sistemde ellerinden geleni yaptılar, ancak tecrübesinin gerekliliğini tek bir
hatayla yapamayan kaleci Volkan’nın
hatası golün gelmesini engelleyemedi. Volkan tek suçlu değil elbet ki. Suçlu forvet hattının olmayışı; ne depara
çıkan, ne de istekle, ön toplara
koşabilen oyuncuların ortada görünmemesi. Suçlu,
orta saha, taşıyacak adam yok, tutacak adam, basabilecek, press yapabilecek
adam yok, birlikte hareket eden bir sistem yok, Selçuk eksik, köprü eksik, yetenek,
insiyatif kullanabilen futbolcu eksik. Suçlu,
kanatların yalnızlığı, dağınıklığı, koordinasyon eksikliği ve ağır kanlı
oluşları, topları kesememeleri. Suçlu defans,
kendine gelene kadar tutulamayan topu karşılamakta gecikmiş, hemen kaçırmış
olmaları ve tabii ki tüm bunların noktalandığı yer olarak kale, bekçisinin tek
bir hatasıyla, ağalarını Romanya topuyla havalandırmayı başarması suçluları 11
kişi yapıyor.
Abdullah Avcı’nın ciddi anlamda, kadro
derinliğini kullanarak, sistemine çeki düzen vermesi şart. Ama en öncesi
futbolcuların inançlarının geri dönmeye ihtiyacı var. A Milli ruhunun
canlanmasına, isteğin artmasına, sonuna kadar kazanmak için çabalayan arzunun
ortaya çıkmasına ihtiyaç var. Bu takımdaki başarısızlığın tek sebebi, eksik
olan inanç ve mücadele ruhu.
A Milli takımı 2008’in küllerinden yeniden doğsa mesela... bizleri yeniden kırmızı beyaza boyasa,
herşeyimizle alsa desteğimizi ve yeniden attırsa baş döndürücü manşetleri,
Avrupa meydanlarına; ‘Çılgın Türkler
Geri Döndü’.
13 EKİM 2012





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder